<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mert Can Duman &#8211; TİUD &#8211; Ticaret Uzmanları Derneği</title>
	<atom:link href="https://tiud.org.tr/author/mertcanduman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://tiud.org.tr</link>
	<description>Ticaret Uzmanları Derneği</description>
	<lastBuildDate>Tue, 27 Jan 2026 14:13:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2021/12/cropped-tiud_logo_icon-32x32.png</url>
	<title>Mert Can Duman &#8211; TİUD &#8211; Ticaret Uzmanları Derneği</title>
	<link>https://tiud.org.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Düşman Kardeşler: Yeşil ve Dijital Dönüşüm İkilemi</title>
		<link>https://tiud.org.tr/2026/01/26/dusman-kardesler-yesil-ve-dijital-donusum-ikilemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert Can Duman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 19:06:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ticarette Uzman Görüş 68]]></category>
		<category><![CDATA[Digitalization]]></category>
		<category><![CDATA[Dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Energy Paradox]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji Paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[European Green Deal]]></category>
		<category><![CDATA[İkiz Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Triple Transition]]></category>
		<category><![CDATA[Twin Transition]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüz Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşil Mutabakat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://tiud.org.tr/?p=8452</guid>

					<description><![CDATA[Son dönemde küresel ekonomi, hem iklim krizine karşı alınan yeşil önlemler hem de yapay zekâ, bulut bilişim, nesnelerin interneti ve büyük veri gibi dijital teknolojilerin hızla yayılması ile eşzamanlı olarak iki dönüşüm ekseninde evrilmektedir. Buna karşın, bu çalışmada kâğıt üzerinde birbirini tamamlayan bu iki sürecin, pratikte enerji talebi ve kaynak kısıtları nedeniyle çatışan hedeflere, yani birer "düşman kardeşe" dönüşebileceği ortaya konmaktadır.

Dijital teknolojilerin özellikle veri merkezleri ve yapay zekâ hesaplama yükleri aracılığıyla ortaya çıkardığı yüksek enerji talebi fosil yakıtlardan çıkış stratejilerini zayıflatmakta ve dijitalleşme, karbon ölçümleme, akıllı şebekeler ve dijital ikiz sistemleri gibi yeşil dönüşüm bileşenleri için vazgeçilmez bir altyapı sunmaktadır. Bu ikilem, sadece teknik değil politik-ekonomik bir meseleye dönüşmekte; kritik madenlere olan bağımlılık, gelişmekte olan ülkelerde artan dönüşüm maliyetleri ve kurumsal kapasitelerdeki sınırlılıklar da eklendiğinde, ikiz dönüşüm sürecinin karmaşıklığı derinleşmektedir. Bu kapsamda çalışmayla birlikte dönüşüm süreçlerinin birbirlerini uğrattığı sekte sadece teknik bir sorun olarak değil; kritik madenlere erişim, enerji jeopolitiği ve gelişmekte olan ülkeler üzerindeki "ikiz baskı" gibi politik ekonomi boyutlarıyla ele alınmaktadır.

Çalışmada ayrıca Türkiye için içine yerli dönüşümün de dahil edildiği ‘üçüz dönüşüm’ süreci için politika önerileri geliştirilmekte; dijitalleşme hızının yenilenebilir enerji kapasitesiyle senkronize edildiği ve yerli teknolojik yetkinliklerle desteklendiği bu üçlü yapının, Türkiye'nin enerji arz güvenliğini sağlayacağı ve küresel değer zincirlerindeki rekabet gücünü sürdürülebilir kılacağı ortaya konmaktadır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÖZET</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Son dönemde küresel ekonomi, hem iklim krizine karşı alınan yeşil önlemler hem de yapay zekâ, bulut bilişim, nesnelerin interneti ve büyük veri gibi dijital teknolojilerin hızla yayılması ile eşzamanlı olarak iki dönüşüm ekseninde evrilmektedir. Buna karşın, bu çalışmada kâğıt üzerinde birbirini tamamlayan bu iki sürecin, pratikte enerji talebi ve kaynak kısıtları nedeniyle çatışan hedeflere, yani birer &#8220;düşman kardeşe&#8221; dönüşebileceği ortaya konmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dijital teknolojilerin özellikle veri merkezleri ve yapay zekâ hesaplama yükleri aracılığıyla ortaya çıkardığı yüksek enerji talebi fosil yakıtlardan çıkış stratejilerini zayıflatmakta ve dijitalleşme, karbon ölçümleme, akıllı şebekeler ve dijital ikiz sistemleri gibi yeşil dönüşüm bileşenleri için vazgeçilmez bir altyapı sunmaktadır. Bu ikilem, sadece teknik değil politik-ekonomik bir meseleye dönüşmekte; kritik madenlere olan bağımlılık, gelişmekte olan ülkelerde artan dönüşüm maliyetleri ve kurumsal kapasitelerdeki sınırlılıklar da eklendiğinde, ikiz dönüşüm sürecinin karmaşıklığı derinleşmektedir. Bu kapsamda çalışmayla birlikte dönüşüm süreçlerinin birbirlerini uğrattığı sekte sadece teknik bir sorun olarak değil; kritik madenlere erişim, enerji jeopolitiği ve gelişmekte olan ülkeler üzerindeki &#8220;ikiz baskı&#8221; gibi politik ekonomi boyutlarıyla ele alınmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çalışmada ayrıca Türkiye için içine yerli dönüşümün de dahil edildiği ‘üçüz dönüşüm’ süreci için politika önerileri geliştirilmekte; dijitalleşme hızının yenilenebilir enerji kapasitesiyle senkronize edildiği ve yerli teknolojik yetkinliklerle desteklendiği bu üçlü yapının, Türkiye&#8217;nin enerji arz güvenliğini sağlayacağı ve küresel değer zincirlerindeki rekabet gücünü sürdürülebilir kılacağı ortaya konmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> İkiz Dönüşüm, Yeşil Mutabakat, Dijitalleşme, Enerji Paradoksu, Üçüz Dönüşüm.<strong><br></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ABSTRACT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Recently, the global economy has evolved along two simultaneous transformation axes: green initiatives addressing the climate crisis and the rapid proliferation of digital technologies such as artificial intelligence, cloud computing, the Internet of Things, and big data. This study demonstrates that, despite their complementary nature on paper, these two processes can, in practice, become “enemy siblings,” confronting each other due to energy demand and resource constraints.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The high energy demand generated by digital technologies—particularly through data centers and AI computation—can undermine fossil fuel phase-out strategies, while digitalization provides an indispensable infrastructure for green transition components such as carbon monitoring, smart grids, and digital twin systems. This dilemma extends beyond technical concerns, encompassing political-economic dimensions: dependency on critical minerals, rising transition costs in developing countries, and institutional capacity constraints collectively deepen the complexity of the twin transition. Accordingly, this study frames the disruptions caused by these transformations not only as technical challenges but also through political economy perspectives, including access to critical minerals, energy geopolitics, and the “twin pressure” on developing economies.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Furthermore, the study develops policy recommendations for Türkiye within a “triple transition” framework that incorporates domestic technological capabilities. By synchronizing the pace of digitalization with renewable energy capacity and supporting it through local technological competencies, this triple framework can enhance Türkiye’s energy security and sustain its competitiveness within global value chains.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Keywords:</strong> Twin Transition, European Green Deal, Digitalization, Energy Paradox, Triple Transition<strong><br></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ekonominin son 10-15 yılda geçirdiği dönüşüm, üretim süreçlerinden ticaret sistemlerine, enerji politikalarından rekabet stratejilerine kadar çok geniş bir alanda kendini göstererek hemen her alanın yapısal değişiminin kaynağı olmuştur. İklim değişikliğinin artık temel insan haklarını tehdit eden yıkıcı etkilerini en aza indirmek ve yakın gelecekte karbon-nötr bir ekonomik düzene geçmek amacıyla enerji verimliliği, yenilenebilir enerji yatırımları ve döngüsel ekonomi politikalarını önceleyen bir paradigma değişimine yapay zekânın önlenemez yükselişi bulut bilişim, büyük veri, nesnelerin interneti ve yüksek kapasiteli dijital altyapıların ekonomik faaliyetlerin ekonomik konjonktürün merkezine yerleşimi eşlik etmiş; bu köklü evrilme süreçleri kendilerine ‘ikiz dönüşüm’ olarak isim bulmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sürdürülebilirlik kavramının küresel ajandaya girişi de aslında oldukça yenidir; 1987’de Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunun yayınladığı raporda bugünün ihtiyaçlarının geleceğin imkânlarını tüketmeden karşılanması gerektiği vurgulanmış, bu yaklaşım daha o dönemden itibaren ekonomik büyüme ile çevresel korunumu aynı denklemde ele almanın zorunluluğuna işaret etmiştir (Duman, 2024). Hiç şüphe yoktur ki, her dönüşüm sürecinin rasyonel olan uzun vadeli amaçları büyürken bunu sürdürülebilir kılabilmek, üretim ve ticaret süreçlerini daha rekabetçi hale getirebilmek, piyasa aksaklıklarını giderebilmek ve bütün bunları kaynakların gelecek nesiller tarafından da etkin şekilde kullanımını sağlayarak gerçekleştirebilmektir. Ancak kâğıt üzerinde söz konusu rasyonel hedeflere giden yolda medeniyetin elini güçlendiren unsurlar olarak görülen dönüşüm süreçleri, zaman içinde birbirini tamamlayıcı ilişkilerinden sıyrılabilmekte, dönemler itibarıyla karşılıklı riskler oluşturan unsurlara dönüşebilmektedir. Öyle ki, bu çalışma kapsamında yeşil ve dijital dönüşüm süreçleri için kullanılan “düşman kardeşler” metaforu, tam da bu duruma işaret etmektedir: aynı stratejik hedefe yönelen iki köklü değişim ve dönüşüm sürecinin, özellikle enerji talebi üzerinden birbirinin ilerleyişini geciktirebilen dinamikler üretmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Teknolojinin nimetlerini en fazla şekilde değerlendirmeyi amaçlayan dijital dönüşüm ile birlikte hayatımıza giren birçok yeni uygulama ve kavram, dünya nüfusunun hızla artmasıyla birlikte zaten artış eğilimindeki elektrik talebinde daha çarpıcı artışları beraberinde getirmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı (2023a) yalnızca veri merkezlerinin küresel elektrik talebinde %4’lük artışa sebep olabileceğine ve yapay zekâ ve dijital hizmetlerdeki büyümeyle bu oranın daha da artabileceğine işaret etmektedir. Benzer şekilde, bulut depolama, video akışı, kripto madenciliği gibi yoğun veri tüketen dijital hizmetleri de bu hesaba dahil ettiğimizde oranın çok daha yüksek düzeylere çıkacağını tahmin etmek çok zor olmayacaktır. Bu durum, yenilenebilir enerji yatırımları henüz talebi karşılayacak ölçekte gelişmediği için fosil yakıtlardan çıkışın kâğıt üzerinde planlandığı kadar kolay olamayacağı bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan yeşil dönüşümün kendisi de giderek dijital teknolojilere bağımlı hale gelmektedir. Yenilenebilir enerji üretimi için gereken aksam üretimi, karbon ölçümleme, izlenebilirlik, tedarik zinciri şeffaflığı, akıllı şebekeler ve şehirleşme vb. gibi unsurlar dijital teknolojileri yeşil politikanın olmazsa olmaz bir bileşenine dönüştürmektedir (UNCTAD, ). Bu durum akıllarımıza ‘Meksika açmazı tanımını da getirebilir. Artık bir kriz haline dönüşen iklim değişikliğiyle mücadele için hayatımızın tam merkezine konumlanan sürdürülebilir kalkınma ve yeşil dönüşüm sürecinin teknolojinin imkânlarından çok daha fazla yararlanarak dijital dönüşüme bağımlı hale gelmesi, dijital dönüşümün hızla yükselişinin enerji talebini de hızla artırması, artan enerji talebinin karşılanmasının arzulandığı gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılanamaması sonucunda fosil kaynakların hala önemini muhafaza etmesi ve hikâyenin sonunda yeşil dönüşümün sekteye uğraması… Domino taşlarının devrilişini takip edemeyen okuyucularımız için şöyle özetleyebiliriz: yeşil ve dijital dönüşüm büyüdükçe kendilerine zarar veriyor. Nitekim, Turton’un (2022) ifade ettiği üzere, ikiz dönüşüm hem tamamlayıcı hem rekabetçi etkilere sahiptir ve bu karmaşık etkileşim ancak politik-ekonomik bir perspektifle açıklanabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışmanın çıkış noktası da tam olarak bu gerilimdir. Söz konusu ikilemi kavramsal ve analitik düzeyde inceleyerek enerji talebi, karbon emisyonları, kritik madenler, dijital altyapı gereksinimleri ve sanayi politikaları üzerinden yeşil-dijital dönüşüm arasındaki çok boyutlu ilişkiyi ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma,&nbsp; yeşil ve dijital dönüşümün “düşman kardeşliği” çerçevesinde ortaya çıkan çatışmalı alanların sebeplerini analiz etmekte ve ikiz dönüşümün ülkemiz için üçüz dönüşüm haline evrilerek uyumlu bir şekilde ilerlemesine yönelik politika önerileri geliştirmeyi hedeflemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE: YEŞİL VE DİJİTAL DÖNÜŞÜMÜN KESİŞİM NOKTALARI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm, çağdaş ekonomik yapıların yeniden kurgulanmasında birbirini eşzamanlı etkileyen iki temel süreç olarak öne çıkmaktadır. Yeşil dönüşüm, karbon nötrlüğe geçiş, döngüsel üretim, kaynak verimliliği ve enerji tasarrufu gibi hedefler üzerine inşa edilirken (European Commission, 2019), dijital dönüşüm; yapay zekâ (YZ), bulut bilişim, nesnelerin interneti (IoT), büyük veri analitiği ve robotik teknolojiler gibi yenilikçi bileşenlerle üretim ve hizmet süreçlerini yeniden tanımlamaktadır (OECD, 2021). Bu iki dönüşüm alanı, akıllı enerji yönetimi, sanayi 4.0 uygulamaları, akıllı şehir planlaması ve sürdürülebilir tedarik zincirleri gibi çeşitli kesişimlerde birbirini güçlendirme potansiyeli taşımaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak Sorrell’in (2020) de tanımladığı üzere ortaya çıkan enerji paradoksu, artan dijitalleşme seviyelerinin yüksek enerji talebi ortaya çıkarmasına, bu iki süreci çoğu zaman tamamlayıcı değil, ikilemli bir ilişkinin tarafları hâline getirdiğine işaret etmektedir. Uluslararası Enerji Ajansının (2023a ve 2024) raporlarına göre küresel elektrik tüketiminin %2’sinden sorumlu olan veri merkezlerinin, büyüme projeksiyonlarıyla birlikte yakın gelecekte küresel elektrik talebindeki payının %6’ya kadar çıkacağı öngörülmektedir. Strubell vd. (2019) ise yüksek performanslı işlemciler gerektiren büyük dil modellerinin tek bir tanesinin bile yüzlerce tona varan CO₂ emisyonu ürettiğini ve sürekli güncellenen uygulamalarla bu üretimin çok daha yüksek seviyelere çıktığını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde dijital hizmetlerin karbon etkisini inceleyen diğer çalışmalar, çevrim içi video akışının (streaming) küresel veri trafiğinin yaklaşık %60’ını oluşturduğunu ve bu sektörün 2030’a kadar yıllık 300 milyon ton CO₂’ye kadar emisyona neden olabileceğini göstermektedir (Uluslararası Enerji Ajansı, 2023b; Cisco, 2020). Kripto madenciliği de dijitalleşmenin enerji talebini kuvvetlendiren bir başka örnektir. Bitcoin ağının tek başına yıllık enerji tüketimi Arjantin veya Hollanda’nın ulusal elektrik tüketimine yaklaşan bir seviyeye ulaşmış olup (Neumueller, 2023), bu durum algoritmik iş yüklerinin küresel enerji arz güvenliği üzerinde yeni bir baskı yarattığını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dijital dönüşüm, kendi unsurlarını güçlü bir şekilde desteklemesinin yanında, , enerji tüketimini artırma potansiyellerine rağmen, yeşil dönüşümün birçok temel bileşeninin işleyebilmesi için de olmazsa olmaz bir hale bürünmüştür. Karbon ölçümleme, yaşam döngüsü analizleri, üretim süreçlerinde kaynak verimliliğinin izlenmesi ve kurumsal sürdürülebilirlik raporlaması gibi alanlar büyük ölçüde dijital veri akışına, sensör teknolojilerine ve bulut tabanlı hesaplama gücüne dayanmaktadır (Kumar, 2023). Akıllı şebekeler, enerji arz-talep dengesinin gerçek zamanlı yönetilmesini sağlarken, IoT sensörleri ve dijital ikiz (digital twin) teknolojileri; rüzgâr türbinlerinden üretim tesislerine, şehir içi ulaşım ağlarından binaların enerji verimliliğine kadar geniş bir alanda analitik kapasite ortaya çıkarmaktadır. Yine Endüstri 5.0 vizyonu, insan-merkezli ve sürdürülebilir üretim prensiplerini temel alarak dijitalleşmenin yalnızca verimlilik değil aynı zamanda çevresel performans hedeflerine hizmet edecek şekilde yapılandırılması gerektiğini vurgulamaktadır (European Commission, 2021).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buna göre üretim süreçlerinde YZ, robotik ve büyük veri kullanımı sadece otomasyon ve maliyet azaltımı sağlamamalı; aynı zamanda atık minimizasyonu, enerji optimizasyonu ve döngüsel ekonomi ilkelerinin uygulanmasını kolaylaştırmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak literatür, dijitalleşmenin yeşil dönüşüm için “zorunlu fakat maliyetli” bir araç hâline geldiğine işaret etmektedir (Berkhout ve Hertin, 2004). Dijital altyapıların sürdürülebilirlik çözümleri için vazgeçilmezliği, sistemsel dönüşümün bu teknolojilere bağımlılığını artırırken; enerji talebi ve karbon etkisi açısından yeni maliyetler ortaya çıkarmaktadır. İşte tam da bu paradoks, yeşil ve dijital dönüşümün neden “düşman kardeşler” şeklinde tanımlandığını kavramsal düzeyde daha görünür kılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2. YEŞİL–DİJİTAL İKİLEMİN POLİTİK EKONOMİSİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeşil dönüşüm ile dijital dönüşüm arasındaki paradoks, yalnızca teknik bir sorun olmaktan ziyade, küresel ve ulusal düzeyde politik ekonomi dinamikleri tarafından şekillendirilmektedir. Fosil yakıtlardan çıkış sürecinde yaşanan direnç, kritik madenlerde ortaya çıkan yeni bağımlılık ilişkileri, gelişmekte olan ülkelerin ikili dönüşümü aynı anda yönetme zorunluluğu ve Türkiye gibi orta gelirli ekonomilerin yapısal koşulları bu ikilemin daha karmaşık bir hâl almasına neden olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeşil dönüşümün temel ön şartı fosil yakıt tüketiminin azaltılması ve kahverengi ekonomilerden çıkıştır. Ancak dijitalleşmenin ortaya çıkardığı yüksek enerji talebi, özellikle elektrik üretiminde hâlâ fosil kaynaklara bağımlı ülkelerde “yeşil enerji kazanımlarını törpüleyen” bir etkiye sebep olmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansının 2023 Dünya Enerji Görünüm Raporu, veri merkezleri ve yapay zekâ uygulamalarının hızla büyümesinin doğal gaz çevrim santrallerine olan talebi bazı bölgelerde artırdığını ve “elektrik talebi şoku” olarak nitelenen bir etkiye sebep olduğunu ortaya koymakta ve önümüzdeki dönemde elektrik talebindeki artışın yenilenebilir enerji kapasite artışlarının hızına paralel gitmediği durumlarda kömür ve gaz kullanımını artırabileceğini belirtmektedir (Uluslararası Enerji Ajansı, 2023c).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu durum tam da literatürdeki ‘teknolojik enerji paradoksu’ kavramına işaret etmektedir. Bu kavrama göre dijital yeniliklerin kısa vadede çevresel iyileşmeden ziyade karbon emisyonlarında artışa sebep olabileceği, hızla artan enerji talebinin kesintisiz bir şekilde karşılanabilmesini ancak fosil kaynaklarında da kullanımıyla mümkün olabileceği; fosilden çıkış sürecinin yalnızca politik irade ile değil, dijitalleşme kaynaklı enerji talebinin yönetilmesiyle de doğrudan ilişkili olduğu ifade edilmektedir (Sovacool vd., 2021).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2.1. Küresel enerji jeopolitiğinin yeni bağımlılığı: kritik madenler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çalışmanın bu bölümünde, yeşil ve dijital dönüşümün kesişim noktalarından biri olan ve güncel ajandada yerini ve önemini giderek artıran kritik madenlere ayrı bir yer vermek gerekir. Günümüzde hem batarya teknolojilerinin hem de yüksek performanslı elektronik bileşenlerin ana girdileri haline dönüşen lityum, kobalt, grafit, nikel ve diğer nadir toprak elementlerinin üretim ve işlenme süreçlerinin belirli ülkeler itibarıyla yüksek yoğunlaşma içermesi, enerji geçişinin tedarik zincirlerini stratejik bir rekabet alanına dönüştürmüştür. Bununla birlikte, söz konusu minerallerin ve elementlerin hem dijital altyapı üretimi (sunucu, çip, sensör) hem de yenilenebilir enerji teknolojileri (rüzgâr türbinleri, EV bataryaları, fotovoltaik sistemler) için stratejik önemi, ‘ikiz dönüşümün’ ayrı bir jeopolitik bağımlılığını da araştırmaya ve incelemeye değer hale getirmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2.2. İkiz dönüşümün gelişmekte olan ülkeler için ikiz baskıya dönüşümü</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelişmekte olan ülkeler, yeşil ve dijital dönüşümü aynı anda hayata geçirmek zorunda olan ekonomilerdir. Bu ülkeler, bir yandan küresel değer zincirlerinde rekabet edebilmek için dijital altyapılarını genişletmek zorundayken, diğer yandan karbon azaltım taahhütlerini yerine getirmekle yükümlüdürler. Dönüşüm süreçlerini etkin bir şekilde yürütmek için gerekli finansal kaynağa erişimlerinin yüksek gelirli ülkelere kıyasla daha zayıf olduğu düşük ve orta gelirli ülkeler için ikiz dönüşüm risklerini de beraberinde getirmektedir:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Dijitalleşme yatırımlarının artmasıyla elektrik talebinin yükselmesi, karbon emisyonlarını artırarak iklim hedeflerinin gerisinde kalma riski ortaya çıkarmaktadır.</li>



<li>Yeşil dönüşüm için gerekli olan teknolojilerin büyük ölçüde ithal ürün ve kritik madenlere bağlı olması, cari açık ve dış finansman baskısı doğurmaktadır.</li>



<li>Dijital ve yeşil dönüşümün gerektirdiği yüksek sermaye maliyetleri, KOBİ ağırlıklı ekonomilerde uyum sorunları doğurmaktadır.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla, sanayileşmeyle birlikte gelişmiş ülkelerin gerisinde kalan ancak yakınsama teorisi kapsamında aradaki farkı kapatmayı amaçlayan gelişmekte olan ülkelerin yeni dünya düzeninde karşılaştığı tehditlerin başında, dönüşümlerin maliyet ve hızının gelişmiş ülkelere kıyasla daha yüksek olduğu bir yapısal eşitsizlikle karşı karşıya kalmaları gelmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıda tartıştığımız hususlar, güçlü büyüme patikasıyla gelişmekte olan ekonomiler arasında dikkat çekici bir performans gösteren ülkemiz için de benzerdir. Türkiye’de dijital ve yeşil dönüşümün politika düzeyindeki karşılığı sırasıyla On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028) ve Yeşil Mutabakat Eylem Planı (2021) ile şekillenmektedir. On İkinci Kalkınma Planı çerçevesinde şekillenen Dijital Türkiye Stratejisi; kamu hizmetlerinin dijitalleşmesi, bulut altyapılarının geliştirilmesi ve veri merkezlerinin büyütülmesini içerirken, Yeşil Mutabakat Eylem Planı karbon düzenlemeleri, döngüsel ekonomi ve enerji verimliliği alanlarını kapsamaktadır (T.C. Ticaret Bakanlığı, 2021).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak dijital ve yeşil dönüşümü şekillendiren bu iki strateji arasındaki kapsayıcı ve etkin bir entegrasyonun sağlanamaması riski, ikiz dönüşümün ülkemiz için de ‘düşman kardeşler’e dönüşmesine sebep olmaktadır. Ülkemizde hızla artan veri merkezi kapasitesi ve bununla birlikte artış eğilimindeki enerji tüketiminin yenilenebilir enerji dönüşümüyle entegrasyonunun güçlendirilmesi için bütüncül bir politika çerçevesi hayati öneme sahiptir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3. SİNERJİ ARAYIŞI: UYUMLU BİR DÖNÜŞÜM MÜMKÜN MÜ?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeşil ve dijital dönüşümün kısa vadeli çelişkilerine rağmen, doğru teknoloji tercihleri, yönetişim mekanizmaları ve politik koordinasyon ile iki sürecin karşılıklı olarak güçlendirilmesi mümkündür. Son yıllarda gerek AB literatüründe gerek OECD ve IEA çalışmalarında “ikiz dönüşümün (twin transition) bir maliyet değil, stratejik bir fırsat olduğu” vurgusu öne çıkmaktadır (Muench vd., 2022).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dijital teknolojilerin enerji tüketimini artırdığına ilişkin bulgular güçlü olmakla birlikte, aynı teknolojilerin enerji verimliliğini kayda değer ölçüde yükseltme potansiyeli de bulunmaktadır. Yapay zekâ tabanlı enerji yönetim sistemleri, üretim tesislerinde %10–20 arasında enerji tasarrufu sağlayabilmekte; bina yönetimi, ısıtma-soğutma sistemleri ve şebeke optimizasyonunda ise çifte verimlilik etkisi yaratmaktadır (Uluslararası Enerji Ajansı, 2022). Öyle ki, McKinsey &amp; Company (2024), dijitalleşmenin özellikle sanayide süreç optimizasyonu yoluyla küresel karbon emisyonlarını yılda 2,6 gigaton azaltma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda yapay zekâ, IoT sensörleri, dijital ikiz (digital twin) modelleri ve gelişmiş veri analitiği, enerji yoğun sektörlerde hem enerji talebini azaltan hem de yenilenebilir kaynak kullanımını optimize eden araçlara dönüşmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dijital altyapının çevresel etkilerini azaltmanın en önemli yollarından biri döngüsel dijitalleşme yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, dijital sistemlerin ürettiği yan çıktıları (örneğin veri merkezleri atık ısısı) yeniden kullanarak karbon yoğunluğunu azaltmaya odaklanmaktadır. Veri merkezlerinin açığa çıkardığı ısının bölgesel ısıtma sistemlerinde kullanılması, özellikle Kuzey Avrupa’da başarılı örneklerle uygulanmaktadır. Danimarka ve Finlandiya’da yer alan büyük ölçekli veri merkezlerinde bu yöntemle yıllık enerji geri kazanımı %30’un üzerine çıkmaktadır (European Data Centre Association, 2025).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç şüphesiz, yeşil ve dijital dönüşüm arasındaki ikilemi sinerjiye çevirmenin önemli bir yolu da politika senkronizasyonudur. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin geliştirdiği İkiz Dönüşüm stratejisi, Avrupa Dijital Stratejisi (2020) ve Avrupa Yeşil Mutabakatı (2019) arasında kurumsal bir eşgüdüm mekanizması konumundadır. Avrupa Komisyonu’nun 2022 raporu, dijital ve yeşil dönüşümün birbiriyle uyumlu ilerleyebilmesi için uyumlu regülasyon, teknoloji yatırımlarında önceliklendirme ve finansal araçların senkronizasyonundan oluşan üç temel politika alanına vurgu yapar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çerçeve, ikiz dönüşümün yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda kurumsal koordinasyon gerektiren bir yönetişim yaklaşımı olduğunu göstermektedir. Tam bu noktada, ülkemize özgü dinamikleri de düşündüğümüzde söz konusu politika senkronizasyonunun yerli dönüşüm ile birlikte ele alınarak ‘üçüz dönüşüm’ formatına dönüşmesi önemlidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda,</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Dijital altyapı büyürken elektrik talebinin de hızla artacağı göz önüne alındığında, yenilenebilir enerji yatırımlarının bu talep artışını karşılayacak şekilde planlanması kritik önemdedir.</li>



<li>Ulusal veri merkezlerinde enerji verimliliği hedeflerinin konması, veri merkezlerinin yenilenebilir enerji kullanımı için alım garantisi veya zorunlu sertifika şartı, kamu bulut sistemlerinde karbon ayak izi raporlama standardı oluşturulması gibi öneriler de yükselen elektrik talebinin önemli bir besleyicisi konumundaki veri merkezlerinin yeşil dönüşümü sekteye uğratmayacak şekilde büyümesini mümkün kılabilir.</li>



<li>Türkiye’nin üçüz dönüşümü finanse edebilmesi için sürdürülebilir dijital fonlar, karbon piyasaları ve KOBİ’lere yönelik yeşil-dijital krediler hayati önem taşımaktadır. Livingstone vd. (2023), hibrit finansman araçlarının gelişmekte olan ülkelerde ikiz dönüşüm yatırımlarını %30’a kadar hızlandırabileceğini vurgulamaktadır.</li>



<li>Türkiye’nin teknolojik bağımlılığını en aza indirmek için gerekli ‘üçüz dönüşüm’ perspektifinin yerli çip üretimi girişimleri, yerli batarya ve enerji depolama teknolojileri, yerli bulut ve veri merkezi ekosistemi, yeşil tedarik zincirlerinde yerli sertifikasyon mekanizmaları vb. hususlarıyla birlikte güçlenerek devam etmesi Türkiye’nin hem karbon nötr hedeflerine hem dijital rekabet gücüne hem de yerli üretim süreçlerinin güçlenmesine sürdürülebilir bir şekilde katkı sağlayacaktır.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>4. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kâğıt üzerinde tamamlayıcılığı vurgulanan yeşil ve dijital dönüşümün pratikte birbirini sekteye uğratma potansiyeli taşıması, söz konusu dönüşüm süreçlerinin ekonomi politik çerçevesinden incelenmesini de zaruri hale getirmektedir. Dijitalleşmeyle birlikte hayatlarımızda çok daha güçlü bir yere sahip olmaya başlayan ve teoride yeşil dönüşümü hızlandırması beklenen büyük veri analitiği, yapay zekâ, bulut bilişim ve nesnelerin interneti gibi yüksek işlem gücü gerektiren teknolojilerin karbon ayak izini azaltmak yerine göreli olarak büyüten bir etki doğurması yeşil ve dijital dönüşümün kısa vadede ‘düşman kardeşlere’ dönüştüğünün bir göstergesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, dijital teknolojilerin uzun vadede yeşil dönüşümün başarısı için vazgeçilmez olduğu açıktır. Akıllı şebekeler, sensör tabanlı izleme sistemleri, dijital ikiz uygulamaları, yapay zekâ destekli enerji yönetimi ve karbon muhasebesi araçları olmaksızın ne karbon nötrlüğü hedeflerine ulaşmak ne de döngüsel ekonomiyi kurmak mümkündür. Dolayısıyla sorun dijitalleşmenin kendisinden ziyade, dijital büyümenin enerji altyapısı ve yenilenebilir kapasite artışı ile senkronize olmadan ilerlemesidir. Bir diğer ifadeyle, çatışma teknolojiler arasında değil, politikaların zamanlaması arasındadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ölçekte değerlendirildiğinde, dijitalleşmenin hızının yenilenebilir enerji yatırımlarının artış hızını gölgede bırakması, enerji arz güvenliğini ve karbon emisyonlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Bununla birlikte, dijitalleşmenin önemini giderek artırdığı kritik madenler de hem arz riskleri hem de tedarik zinciri bağımlılıkları bakımından yeni jeopolitik kırılganlıklar üretmektedir. Bu nedenle yeşil-dijital dönüşümün başarısı, yalnızca teknolojik gelişmelere değil, aynı zamanda siyasi istikrara, çok taraflı tedarik zincirlerine ve uluslararası iş birliğine de bağlı hale gelmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye açısından bakıldığında bu süreç hem fırsatları hem de riskleri bünyesinde barındırmaktadır. Ülkemizde dönüşüm süreçlerini şekillendiren politika metinlerinin senkronizasyonunun güçlenmesi, veri merkezleri için enerji verimliliği standartları, dönüşüm süreçlerinde KOBİ’lerin finansmana erişimlerinin etkinleştirilmesi, yenilenebilir enerji dönüşümünün dijitalleşmenin hızına eşlik etmesi gibi önerilerin hayata geçirilmesi, fırsatları risklere karşı çok daha güçlü kılacaktır. Bununla birlikte, oyunun sadece kurallarının değil kendisinin de baştan yazıldığı günümüzde yerli dönüşüm ile desteklenen ve ‘üçüz dönüşüm’ haline gelen bu süreç, ülkemizin yerli kaynaklarla üretim kapasitesini daha da güçlendireceği gibi küresel pazarlardaki rekabet gücümüzü artıracak ve karbon nötr yolculuğumuzu daha da güçlendirecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>5. KAYNAKÇA</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Berkhout, F., &amp; Hertin, J. (2004). De-materialising and re-materialising: digital technologies and the environment. <em>Futures</em>, 36(8), 903-920.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cisco (2020). Cisco annual internet report (2018–2023) white paper. Cisco: San Jose, CA, USA, 10(1), 1-35.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duman, M. C. (2024). Maskeli Balo, <em>Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi Serbest Kürsü Köşesi</em>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">European Commission (2021). 2030 Digital Compass.</p>



<p class="wp-block-paragraph">European Commission. (2019). The European Green Deal.</p>



<p class="wp-block-paragraph">European Data Centre Association (2025). March 2025 Report, <em>State of European Data Centres</em>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kumar, A. (2023). United Nations Environment Programme (UNEP). Yearboo<em>k of International Environmental Law</em>, 34(1), yvae022.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Livingstone, L., Börkey, P., Dellink, R., &amp; Laubinger, F. (2022). Synergies and trade-offs in the transition to a resource-efficient and circular economy. <em>OECD Environment Policy Papers</em>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">McKinsey &amp; Company (2024). Global Energy Perspective 2023: CO2 emissions Outlook.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Muench, S., Stoermer, E., Jensen, K., Asikaınen, T., Salvi, M. and Scapolo, F. (2022). Towards a green and digital future, <em>Publications Office of the European</em> <em>Union</em>, Luxembourg, 2022, <a href="https://publications.jrc.ec.europa.eu/repository/handle/JRC129319">https://data.europa.eu/doi/10.2760/977331, JRC129319</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Neumueller, A. (2023). Bitcoin electricity consumption: An improved assessment. University of Cambridge, Judge Business School Insights.</p>



<p class="wp-block-paragraph">OECD. (2021). Digital Economy Outlook 2021. Paris: OECD Publishing.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sovacool, B. K., Turnheim, B., Hook, A., Brock, A., &amp; Martiskainen, M. (2021). Dispossessed by decarbonisation: Reducing vulnerability, injustice, and inequality in the lived experience of low-carbon pathways. <em>World Development</em>, 137, 105116.</p>



<p class="wp-block-paragraph">T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (2023). On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028)</p>



<p class="wp-block-paragraph">T.C. Ticaret Bakanlığı (2021). Yeşil Mutabakat Eylem Planı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Turton, S. M. (2022). Surviving the climate crisis: Australian perspectives and solutions. CRC Press.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Enerji Ajansı (2022). Digital Demand-Driven Electricity Networks Initiative: Digitalisation for flexible and resilient energy systems.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Enerji Ajansı (2023a). Electricity 2023. Paris: IEA.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Enerji Ajansı (2023b). Net Zero Roadmap: A Global Pathway to 2050 (Updated). Paris: IEA.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Enerji Ajansı (2023c). World Energy Outlook 2023, IEA, Paris, Licence: CC BY 4.0 (report); CC BY NC SA 4.0 (Annex A)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Enerji Ajansı (2024). Electricity 2024. Paris: IEA.</p>



<p class="wp-block-paragraph">UNCTAD (2021). Technology and Innovation Report 2021: Catching Technological Waves. Geneva: UNCTAD.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çok Kutuplu Küresel Ticarette Yeni Açılım Arayışları</title>
		<link>https://tiud.org.tr/2025/07/08/cok-kutuplu-kuresel-ticarette-yeni-acilim-arayislari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert Can Duman]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jul 2025 10:17:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ticarette Uzman Görüş 67]]></category>
		<category><![CDATA[Export Diversification]]></category>
		<category><![CDATA[Export-Led Growth Model]]></category>
		<category><![CDATA[İhracat Çeşitlendirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[İhracata Dayalı Büyüme Modeli]]></category>
		<category><![CDATA[International Trade]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Sustainable Growth]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Trade Policy]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Ticaret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://tiud.org.tr/?p=7990</guid>

					<description><![CDATA[Bu çalışma, küresel ticaretin son çeyrek yüzyılda geçirdiği çok katmanlı dönüşümü analiz etmekte; özellikle 2008 Küresel Krizi, Kovid-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD-Çin rekabeti gibi kırılma anlarının, küresel ticaretin doğasını nasıl köklü biçimde yeniden şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. Küresel ticaret artık yalnızca ekonomik değil; jeopolitik, teknolojik ve çevresel parametreler üzerinden tanımlanan bir alan haline gelmiştir. “friend-shoring”, “nearshoring”, “stratejik kopuş” (strategic decoupling) gibi kavramların yükselişi, verimlilikten ziyade güvenlik ve siyasi uyumun ticaret kararlarını belirlemeye başladığını göstermektedir.

Günümüzde ticaret savaşları etiketi altında gelişen ABD-Çin hattındaki hegemonya mücadelesi, kendini nadir elementler, dijital altyapılar ve kritik ham maddeler gibi alanlarda gösterirken Dünya Ticaret Örgütünün işlevselliğini yitirmesi, Kapsamlı ve İleri Düzey Trans-Pasifik Ortaklığı (CPTPP), Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) ve Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA) gibi bölgesel ve tematik ticaret bloklarının yükselişini beraberinde getirmektedir.

Bu bağlamda, yeni dünyada tesis edilen küresel ticaret dönüşümü korumacılıkla açıklanamayacak kadar derin bir yapısal yeniden yapılanma sürecine işaret ederek ülkeler arasındaki mesafenin sadece fiziki olarak değil kültürel, dijital ve yönetişimsel olarak ifade edilmesine sebep olmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin başta AB olmak üzere geleneksel pazarlarda doygunluk seviyesine ulaşmasından hareketle yeni ihracat, rekabet ve büyüme alanları için farklı stratejiler ışığında ürün ve pazar çeşitlendirmesi patikalarını izlemesi faydalı olacaktır.

Türkiye’nin küresel ticarette konumlanmasının, statik değil dijital altyapı, kültürel uyum ve yönetişim kapasitesi gibi yapısal faktörlerle zenginleşen dinamik, çok katmanlı ve çok taraflı bir dış ticaret vizyonuyla yeniden şekillenebileceğini tartışan bu çalışma sonuç olarak Türkiye’nin bu yeni düzen içinde nasıl yeniden konumlanabileceğine ilişkin stratejik öneriler sunmaktadır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÖZET</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışma, küresel ticaretin son çeyrek yüzyılda geçirdiği çok katmanlı dönüşümü analiz etmekte; özellikle 2008 Küresel Krizi, Kovid-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD-Çin rekabeti gibi kırılma anlarının, küresel ticaretin doğasını nasıl köklü biçimde yeniden şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. Küresel ticaret artık yalnızca ekonomik değil; jeopolitik, teknolojik ve çevresel parametreler üzerinden tanımlanan bir alan haline gelmiştir. “friend-shoring”, “nearshoring”, “stratejik kopuş” (strategic decoupling) gibi kavramların yükselişi, verimlilikten ziyade güvenlik ve siyasi uyumun ticaret kararlarını belirlemeye başladığını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde ticaret savaşları etiketi altında gelişen ABD-Çin hattındaki hegemonya mücadelesi, kendini nadir elementler, dijital altyapılar ve kritik ham maddeler gibi alanlarda gösterirken Dünya Ticaret Örgütünün işlevselliğini yitirmesi, Kapsamlı ve İleri Düzey Trans-Pasifik Ortaklığı (CPTPP), Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) ve Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA) gibi bölgesel ve tematik ticaret bloklarının yükselişini beraberinde getirmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda, yeni dünyada tesis edilen küresel ticaret dönüşümü korumacılıkla açıklanamayacak kadar derin bir yapısal yeniden yapılanma sürecine işaret ederek ülkeler arasındaki mesafenin sadece fiziki olarak değil kültürel, dijital ve yönetişimsel olarak ifade edilmesine sebep olmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin başta AB olmak üzere geleneksel pazarlarda doygunluk seviyesine ulaşmasından hareketle yeni ihracat, rekabet ve büyüme alanları için farklı stratejiler ışığında ürün ve pazar çeşitlendirmesi patikalarını izlemesi faydalı olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin küresel ticarette konumlanmasının, statik değil dijital altyapı, kültürel uyum ve yönetişim kapasitesi gibi yapısal faktörlerle zenginleşen dinamik, çok katmanlı ve çok taraflı bir dış ticaret vizyonuyla yeniden şekillenebileceğini tartışan bu çalışma sonuç olarak Türkiye’nin bu yeni düzen içinde nasıl yeniden konumlanabileceğine ilişkin stratejik öneriler sunmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Uluslararası Ticaret, Ticaret Politikası, Sürdürülebilir Büyüme, İhracata Dayalı Büyüme Modeli, İhracat Çeşitlendirmesi</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Seeking New Perspectives in a Multipolar Global Trade Landscape</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ABSTRACT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">This study explores the multifaceted transformation of global trade over the past quarter-century, highlighting the disruptive impact of major global events such as the 2008 financial crisis, the COVID-19 pandemic, the Russia–Ukraine war, and the escalating strategic rivalry between the United States and China. These developments have profoundly reshaped the global trade landscape, shifting it beyond traditional economic frameworks toward a domain increasingly defined by geopolitical tensions, technological dependencies, and environmental imperatives.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The emergence of new trade paradigms—such as “friend-shoring,” “nearshoring,” and “strategic decoupling”—underscores a transition from efficiency-based trade models to ones rooted in national security, political alignment, and strategic autonomy. Simultaneously, the declining effectiveness of multilateral institutions like the World Trade Organization has coincided with the rise of regional and thematic trade blocs, including the CPTPP (Comprehensive and Progressive Agreement for Trans-Pacific Partnership), RCEP (Regional Comprehensive Economic Partnership) and AfCFTA (African Continental Free Trade Area), reflecting a more fragmented and multipolar trade order.</p>



<p class="wp-block-paragraph">In this evolving context, the study examines how Türkiye can reposition itself within global trade by adopting a more dynamic, multi-layered strategy. Given the saturation of traditional markets—especially the EU—Türkiye is advised to pursue diversified export pathways that integrate structural elements such as digital infrastructure, cultural adaptability, and governance capacity.</p>



<p class="wp-block-paragraph">The study concludes by offering policy recommendations for shaping a resilient and forward-looking trade vision that reflects the complex, politicized nature of today’s global trade environment.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Keywords:</strong> International Trade, Trade Policy, Sustainable Growth, Export-Led Growth Model, Export Diversification</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ekonomide son çeyrek yüzyıldır yaşananlar, dönüşüm sürecinin farklı alanlar itibarıyla çok boyutlu bir yapıda süregeldiğini göstermektedir. 2008 Küresel Ekonomik Kriz’den itibaren hız kazanan bu çok boyutlu ve katmanlı dönüşüm, Kovid-19 salgını ve sonrasındaki süreçle birlikte derinleşmiş; Rusya – Ukrayna savaşı, ABD – Çin ticari ve stratejik rekabeti ile iklim krizi gibi gelişmelerle daha karmaşık bir hal almıştır. Bu gelişmeler, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal, teknolojik ve çevresel boyutları olan yeni bir küresel düzenin şekillenmekte olduğunu bizlere göstermektedir. Ticaret, yeniden tesis edilen bu düzenin belki de en dinamik ve en çok etkilenen alanlarından biri olarak, geleneksel kavramları ve kalıpları geride bırakan yeni bir döneme kapılarını aralamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kovid-19 salgını tedarik zincirlerinin kırılganlığını gözler önüne sererken sonrasındaki süreçle birlikte uluslararası üretim ve değer zincirlerinin yeniden yapılandırılması gereği kendisini, artan korumacılık eğilimleri, bölgeselleşme ve ticaretin jeopolitik bir enstrümana dönüşmesi; ülkelerin dış ticaret stratejilerini baştan gözden geçirmeleri gibi unsurlarla göstermektedir. Günümüzde “friend-shoring”, “nearshoring” gibi kavramların yükselişi, sadece ekonomik verimliliği değil, aynı zamanda güvenlik ve siyasi uyum unsurlarını da dikkate alan yeni bir ticaret mantığının egemen olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yalnızca ekonomik rasyonalite değil, aynı zamanda stratejik öngörü, diplomatik uyum ve yönetişim kapasitesi de dış ticaretin yönünü tayin eden belirleyiciler hâline gelmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası ticaret düzleminde gözlemlenen bu dönüşüm süreci aslında teknik bir yeniden yapılanmadan ziyade bir vizyon dönüşümü olarak da tanımlanabilir. Ticaretin ekonomi bir unsur olmasının yanında aynı zamanda derin bir jeopolitik öğe olarak yeniden tanımını, liberal düzenin varsayımlarını kökten değiştiren sistemik bir kırılma olarak nitelendirmek mümkün. Bugün, dünyada en fazla ticaret hacmine sahip ülkelerin ‘savaşa’ dönüşen ‘dalaşlarının’ aslında klasik bir ticaret savaşından ziyade bir küresel hegemonya mücadelesi şeklinde tezahürü de bunun en basit örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">‘Trump 1.0’ olarak adlandırılan dönemde özellikle çelik ve alüminyum sektörleri için hayata geçirilen gümrük tarifesi artışları ve ithalat artışları aslında bugünün ayak sesleri olarak değerlendirilebilir. ABD o zaman da Çin&#8217;den ithal edilen yüz milyarlarca dolarlık ürüne ek vergiler getirerek yalnızca ticaret açığını azaltma niyeti gütmemiş, aynı zamanda Çin&#8217;in ekonomik, teknolojik ve stratejik yükselişini dizginlemeyi hedeflemiştir. Buna karşılık Çin’in simetrik misillemeleri ve küresel kamuoyunda ticaret savaşı olarak nitelendirilen bu süreç, özünde bir güç rekabetinin ticaret üzerinden yürütüldüğünün de yakın geçmişteki en belirgin örneği kabul edilebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde takip etmesi hayli karmaşık bir hal alan ve çok hızlı bir haber akışının ürünü haline dönüşen ABD – Çin arasındaki gerilimi sadece bir ticaret savaşı olarak görmek yanıltıcı olacaktır. Aslında yaşanan, Soğuk Savaş sonrası dönemin çok kutuplu bir düzene evrilmesiyle bağlantılı, kapsamlı bir sistemsel güç rekabetidir. Çin&#8217;in Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), dijital para teknolojilerindeki ilerlemesi, Afrika ve Latin Amerika’da artan ekonomik etkisinin, ABD açısından yalnızca ekonomik değil, stratejik bir tehdit olarak algılandığı aşikâr. Nitekim, ABD&#8217;nin Çin’e karşı geliştirdiği kısıtlama politikaları —örneğin Çin menşeli teknoloji firmalarına yönelik yaptırımlar, ihracat kontrolleri ve yabancı yatırımlara ilişkin sınırlamalar— bu rekabetin ticaretin ötesine taşındığını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hele ki Çin’in nadir elementler ve kritik ham maddeler alanlarında sahip olduğu jeostratejik güç, bu çekişmenin aynı zamanda bir güvenlik meselesi haline dönüştüğünün de göstergesidir. AB Komisyonu’nun raporuna göre Çin, dünya genelinde kritik olarak belirlenen 34 ham maddenin 25’inde dünyanın en büyük tedarikçi konumundadır (AB Komisyonu, 2023). Bununla birlikte, Çin’in izlediği ‘üretimden politikaya’ entegre stratejisi, kritik minerallerde sadece rekabetçiliğe değil aynı zamanda da jeostratejik ve jeoekonomik bir üstünlüğe sahip olmasını da beraberinde getiriyor. Bu gelişmeler ışığında, ABD Başkanı Donald J. Trump’ın ‘Grönland çıkışlarını’, Ukrayna ile kritik mineraller alanında anlaşmaya varabilmek için Ukrayna – Rusya Savaşı’nı konu etmesini bu bağlamda okumakta fayda var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün ABD’nin bu müdahaleci yaklaşımının yalnızca Çin’e yönelik değil, genişleyen Asya-Pasifik eksenine karşı geliştirilmiş stratejik bir yönelimi de içerdiği görülmektedir. Güney Kore, Vietnam, Endonezya gibi yükselen üretim üslerinin artan rekabet gücü, ABD’nin küresel değer zincirlerinde daha kontrollü ve dost temelli bir yeniden yapılanma ihtiyacını gündeme getirmiştir. İşte tam bu noktada, çalışmanın başında da zikredilen “friend-shoring” “near-shoring” ve “strategic decoupling” gibi kavramların yükselişi tesadüf değildir. Bu yeni yapı, yalnızca verimlilik değil, aynı zamanda jeopolitik uyum ve değer temelli ortaklıkları öne çıkaran bir ticaret mimarisi doğurmaktadır. İşte tam da bu yüzden ABD, tedarik zincirlerinde Asya’ya olan bağımlılığı azaltmak amacıyla siyasi olarak uyumlu – ya da uyumlanabileceğini düşündüğü – ülkelerle üretim ağlarını yeniden yapılandırmayı hedeflemekte, bu hedefini de yalnızca ekonomik rasyonaliteye değil, aynı zamanda jeopolitik güvenliğe dayalı bir seçici küreselleşme modelini teşvik ederek yerine getirme yönünde adımlar atmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan günümüz ayrıca, Atlantik’in iki yakasının tarihte hiç olmadığı kadar birbirinden soğuduğu bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmişte Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) gibi tarihte hacmi ve kapsamı bakımından eşine benzerine zor rastlanır bir iş birliğinin kıyısından dönen ABD ve AB, geçmiş günlerin aksine bugün çıkar çatışmaları sebebiyle kamuoyunun önünde ‘düşman’ ya da ‘rakip’ tabirlerini dahi kullanmaktan çekinmeyen bir konumda. ABD’nin iç ekonomisini korumaya yönelik olduğunu ifade ederek attığı adımlar AB tarafından açıkça ticaretle bağdaşmayan, korumacı adımlar olarak değerlendirilmiş ve misillemeyle karşılık verileceği ifade edilmiştir. Bütün bu gelişmeler de Batı dünyasının dahi kendi içinde bir ticaret uyumsuzluğuna sahip olduğunu ve aslında bu uyumsuzluğun jeopolitik taraflarının dikkate alınması gerektiğini bizlere göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geçtiğimiz yıl Ekonomi Gazetesi’nde yayımlanan bir köşe yazımda uluslararası kuruluşların giderek daha işlevsiz hale gelişini bir Pirus Zaferi’ne benzeterek büyük beklentilerle düzenlenen zirvelerin, konferansların, konseylerin; söz konusu uluslararası kuruluşların işlevsizliğini biraz daha gözler önüne seren birer ‘sözde zafer’den ibaret olduğunu ifade etmiştim (Duman, 2024). Söze başladığımız andan itibaren çerçevesini çizmeye çalıştığımız dönüşüm sürecinde Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) işlevselliği de ciddi biçimde sorgulanır hale gelmiştir. 1990’lardan itibaren küresel ticaretin kurallarını belirleyen temel yapı olan DTÖ hem karar alma süreçlerindeki tıkanmalar hem de anlaşmazlık çözüm mekanizmasının devre dışı kalması nedeniyle etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Özellikle ABD’nin temyiz organı atamalarını engellemesi, DTÖ&#8217;nün norm koyucu ve hakemlik rolünü fiilen askıya almıştır. Bu gelişme, çok taraflı kurallar sisteminden uzaklaşmayı hızlandırmış ve bölgesel ve tematik ticaret bloklarının ön plana çıkmasına yol açmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nitekim bu dönemde, yeni nesil ticaret ortaklıkları uluslararası ekonomik etkileşimde belirleyici aktörler haline gelmiştir. Kapsamlı ve İleri Düzey Trans-Pasifik Ortaklığı (CPTPP), Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) ve Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA), Latin Amerika’daki MERCOSUR gibi ticaret ve yatırım ortaklıkları, klasik DTÖ yaklaşımının ötesine geçen, veri paylaşımı, dijital ticaret, sürdürülebilirlik ve yatırım koruması gibi konuları da içeren çok boyutlu düzenlemeler içermektedir. Bu yeni nesil anlaşmalar, yalnızca mal ticaretini değil, aynı zamanda stratejik teknoloji paylaşımını ve yatırım yönetişimini de kapsamına alarak, ticareti jeoekonomik düzenin bir parçası haline getirmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla, küresel ticaretin günümüzdeki dönüşümü; korumacılık ve serbestleşme arasındaki basit bir salınım değil, çok katmanlı bir yapısal yeniden yapılanma sürecidir. Bu süreçte ticaret, yalnızca arz-talep dengesine göre değil; güvenlik, teknoloji, çevre ve jeopolitik uyum parametrelerine göre yeniden tanımlanmaktadır. Türkiye gibi yükselen ekonomiler için bu yeni düzen hem belirsizlikleri hem de yeniden konumlanma fırsatlarını içinde barındırmaktadır. Bölgesinde güçlü ve küresel ticaret zemininde yükselen bir aktör olarak Türkiye’nin de bu dönüşüm karşısında dış ticaret stratejilerini statik bir anlayışla değil, dinamik, çok katmanlı ve çok taraflı bir perspektifle yeniden inşa etmesi zaruridir. Bu bağlamda, başta “Uzak Ülkeler Stratejisi” gibi ticari açılım politikalarının başarısı, bu dönüşümün doğru okunması ve stratejinin bu yeni küresel gerçekliğe uyarlanmasıyla doğrudan ilişkilidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TÜRKİYE YENİDEN TESİS EDİLEN KÜRESEL TİCARET DÜZLEMİNİN NERESİNDE?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye ekonomisi için ihracat, büyümenin sürdürülebilirliği ve cari dengenin iyileştirilmesi açısından bir oksijen işlevi görür. 2000’li yıllardan itibaren ihracat odaklı kalkınma yaklaşımı doğrultusunda birçok ülkeye erişim artırılmış; ancak özellikle Avrupa Birliği başta olmak üzere geleneksel pazarlarda doygunluk seviyesine ulaşılmıştır. Duman (2024) yerleşik yüksek payının kazanımı zorlaştırdığını ortaya koyarak Türkiye’nin Gümrük Birliği Anlaşması ile birlikte geride kalan çeyrek yüzyılda pazar payını iki katından fazla artırdığı Avrupa Birliği pazarında bundan sonraki süreçte ihracat rekabetçiliğini güçlendirecek daha stratejik adımlar gerektiğini ifade eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pazar farklılaştırması etkin olarak hayata geçirildiğinde firmaların ve ülkelerin ihracat performansını faktörlerin başında gelir. Hesse (2008) özellikle gelişmekte olan ülkeler için ihracatın çeşitlendirilmesinin ihracat gelirlerindeki dalgalanmaları azaltarak ve hammadde ticaretinden kaynaklanan olumsuz etkilere karşı koruma sağlayarak ekonomik büyümeyi destekleyen güçlü bir araç olduğunu vurgulayarak ekonomik kalkınma sürecini ülkelerin “yoksul ülke mallarından” “zengin ülke mallarına” geçişini gerektiren bir süreç olduğuna ve dolayısıyla ihracatın çeşitlenmesi bu yapısal dönüşümün merkezinde yer alarak kişi başı gelir artışını istatistiki olarak anlamlı biçimde olumlu etkilediğine işaret eder. Xuefeng ve Yaşar (2016) ihracat pazarlarını çeşitlendiren firmaların başlangıçta bilgi ve deneyim eksikliği nedeniyle verimlilik kaybı yaşasalar da belirli bir eşiği aştıktan sonra ölçek ve kapsam ekonomilerinin etkisiyle daha düşük ortalama maliyetlere ve daha yüksek verimliliğe ulaştıklarını, dolayısıyla ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesinin uzun vadede firma performansını artıran stratejik bir yatırım olduğunu ortaya koymaktadır. Guo vd. (2020) ise ihracatta pazar farklılaştırmasının, sadece mevcut pazarlara yakınlıkla değil, uzak pazarlara erişimi de içeren yeni yöntemlerle ekonomik kalkınma ve ihracatın niteliğini artırmanın anahtarı olduğunu ifade eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Literatürün ışığında Ticaret Bakanlığınca kamuoyuyla paylaşılan Uzak Ülkeler Stratejisi de Türkiye’nin ihracat performansını güçlendirmek amacıyla pazar farklılaştırmasının hayata geçirilmesini hedeflemektedir. Strateji kapsamında belirlenen 18 ülke, ülkemize uzak mesafede bulunan, 2018 – 2020 yılları ortalama ihracatımızın ülke ithalatından aldığı payın ülkemizin dünya ihracatından aldığı yaklaşık pay olan %1’in altında olduğu ve 2018 – 2020 yılları ortalama dünyadan ithalatı 60 milyar dolar ve üzerinde olan ülkeler olarak seçilmiştir. Dönemin Ticaret Bakanı Sn. Mehmet Muş tarafından <em>“Ortalama 3 bin 65 kilometre olan ihracat menzilimizi dünya ortalaması olan 4 bin 744 kilometrenin üzerine çıkarmak için harekete geçiyoruz. İhracatımızın geleneksel ürün-pazar yapısını bir ileri aşamaya taşıyarak yeni ürün ve yeni pazar çeşitliliğine odaklanıyor, böylece rotamızı uzak ülkelere çeviriyoruz. Bu anlayışla Bakanlığımızca yapılan analitik çalışmalar neticesinde ülkemize 2 bin 500 kilometreden uzak mesafede bulunan, dünyadan ithalatı 60 milyar doların üzerinde olan ve ithalatından aldığımız payın %1’in altında olduğu 18 ülkeyi Uzak Ülkeler Stratejisi kapsamında ticaretimizin geliştirilmesine yönelik hedef ülkeler olarak belirledik.”</em> sözleriyle kamuoyuna açıklanan Uzak Ülkeler Stratejisi doğrultusunda pazara giriş stratejileri, ticaret heyetleri, alım heyetleri, ticari istihbarat faaliyetleri, fuar katılımları ve lojistik destekleri gibi çok sayıda politika aracı öngörülmüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ticaret Bakanlığınca 2022 yılında resmen ilan edilen ve 2025 yılında da güncellenen Uzak Ülkeler Stratejisi, Türkiye’nin dış ticaret politikasında stratejik bir yön değişikliğini temsil etmektedir. Stratejinin temel amacı, Türkiye’nin mevcut ihracat yapısında ağırlığı olan coğrafi yakın pazarların ötesine geçerek; Latin Amerika, Sahra Altı Afrika, Güney ve Doğu Asya gibi fiziksel olarak uzak ancak yüksek büyüme potansiyeline sahip ülkelere ihracatın artırılmasıdır. Ancak bugünün küresel ticaretinin yönünü belirleyen dinamikler, yalnızca arz ve talep koşullarından ibaret değildir. Hedef pazarlarda makroekonomik istikrarın yanı sıra yönetişim kalitesi, hukukun üstünlüğü, ticaretin dijitalleşme düzeyi ve karbon ayak izine dayalı ticaret normları gibi karmaşık yapısal unsurlar, ülkelerin dış ticaret stratejilerinde temel belirleyiciler hâline gelmiştir. Dolayısıyla, günümüzde uzaklık, sadece fiziki uzaklıktan ibaret değil daha katmanlı bir yapıda değerlendirilebilir. Kültürel uzaklık, kurumsal uzaklık, dijital altyapı farklılıkları, iş yapma ortamının öngörülebilirliği ve diplomatik ilişkilerin düzeyi gibi yapısal faktörler, bugünün ticaret yapısında rekabet eden ülkelerin rekabetçilik stratejilerinin belirleyicileri arasında kendisine yer bulur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde küresel ticaret kompozisyonunun stratejik derinleşmesi ve yapısal dönüşümü ne var ki, Uzak Ülkeler Stratejisi&#8217;nin etkinliğini sadece coğrafi mesafenin aşılmasıyla değil, aynı zamanda bu pazarların ekonomik, kurumsal, teknolojik ve diplomatik özelliklerinin derinlikli biçimde analiz edilmesiyle mümkün olmasını beraberinde getiriyor. Günümüzde ticaretin coğrafyasını belirleyen temel faktörler; makroekonomik istikrar, yönetişim kalitesi, dijital ve yeşil dönüşüm kapasitesi ile bölgesel jeopolitik aidiyetler haline gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Uzak Ülkeler Stratejisi’ni günümüz küresel dönüşüm dinamikleri ışığında yeniden ele alması ve stratejisini bu yapısal gerçekliklere göre yeniden değerlendirilmesi, Türkiye’nin ihracata dayalı büyüme modelinin etkin ve daha güçlü bir şekilde uygulaması için zaruri bir durum ihtiva etmektedir. Bu bağlamda ülkemizin, küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği, bölgesel bloklaşmanın derinleştiği, korumacılığın arttığı ve ticaretin çok taraflı kurallardan uzaklaştığı bir ortamda, ihracat çeşitlendirmesi politikalarını yeniden yapılandırılmasının faydalı olacağı değerlendirilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>PEKİ YA NASIL?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zor, oyunu bozar diye bir söz vardır. Kovid-19 salgınıyla birlikte küresel ticarette ezberlerin bozulduğu, günümüz ticaret politikalarıyla birlikte ise bozulan bu ezberlerin yerine oyunun baştan kurulduğu bir dönemi hep birlikte yaşıyoruz. Bu noktada, ülkemizin güçlü ve sürdürülebilir büyüme performansının devamı ve bu performansta ihracatın payının giderek çok daha fazla güçlenmesi için ticaret politikamızın çok boyutlu ve yapısal bir önceliklendirme modeli ile yeniden kurgulanması gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki bu noktada, Türkiye’nin ürün ve Pazar farklılaştırmasında yeni dünya dinamiklerini de dikkate alarak ne önerebiliriz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Önerimizden ilki, ülkeler arasındaki ‘mesafeyi’ sadece kilometre olarak değil düzenlemeler, dünyaya bakış açısı, sürdürülebilirlik hedefleri ve diplomatik ilişkiler bağlamında da ele alan bir stratejik uyum endeksinin dikkate alınması olabilir. Hedef ülkelerin fiziki mesafelerine ek olarak, ekonomik karmaşıklık düzeyleri (ECI), yönetişim göstergeleri (World Governance Indicators), ticarette dijitalleşme kapasiteleri, çevresel sürdürülebilirlik hedefleri ve Türkiye ile olan diplomatik ilişkileri dikkate alan kompozit bir endeks ile ülke önceliklendirmesi yapılmalıdır. Bu sayede &#8220;fırsat maliyeti yüksek ama potansiyeli sınırlı&#8221; ülkeler elenirken, gerçek anlamda stratejik iş birlikleri kurulabilecek pazarlar önceliklendirilmiş olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkinci olarak Türkiye’nin rekabet avantajına sahip olduğu sektörler (ör. otomotiv yan sanayi, makine-teçhizat, gıda işleme, savunma sanayii) ile hedef ülkelerin ihtiyaç duyduğu ürün ve hizmetler arasında sektörel uyum analizleri yapılmalı, kümelenme temelli ihracat destekleri bu ülkelere yönlendirilmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üçüncü olarak yeni dünyanın olmazsa olmazları olan yeşil ve dijital dönüşümü önceleyerek hedef ülkelere yönelik ihracat politikaları, Avrupa Yeşil Mutabakatı, sınırda karbon düzenlemesi ve dijital ticaret gibi yeni normlara uygun şekilde tasarlanmalıdır. Türkiye’nin yeşil dönüşüm süreci ile entegre olmayan bir stratejinin, uzun vadede rekabet gücü sağlayamayacağı açıktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son olarak, ülkelerle ticari ilişkiler kurmanın ön koşullarından birinin yalnızca ürün satmak değil, o ülkenin ekonomi politiğini anlamak ve buna uygun kurumsal varlıklar geliştirmek olduğu ışığında, ticaret müşavirliklerinin güçlendirilmesi, ticaret ve yatırım ofislerinin açılması, diaspora ağlarının aktif kullanımı ve kamu-özel iş birliği modellerinin teşvik edilmesi, yani ticaret diplomasisi uygulamalarımızın güçlenmesi, yeni dönem ticaret politikamızın kurumsal boyutunu sağlamlaştıracaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ekonomi ve ticaret yapısı, içinde bulunduğumuz dönemde sadece konjonktürel değil, yapısal ve paradigmatik bir dönüşüm geçirmektedir. Ticaret artık yalnızca rekabet gücüne değil, aynı zamanda jeopolitik pozisyonlanmaya, teknolojik kapasiteye, çevresel sürdürülebilirliğe ve stratejik uyuma dayalı olarak şekillenmektedir. Bu yeni düzen, ülkeleri dış ticaret stratejilerini yeniden düşünmeye ve klasik pazarlara bağımlılığı azaltarak alternatif ve daha dirençli ticaret rotaları geliştirmeye zorlamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin 2022 yılında ilan ettiği Uzak Ülkeler Stratejisi, bu doğrultuda atılmış önemli bir politika adımıdır. Strateji, ihracatın coğrafi dağılımını çeşitlendirmeyi, yüksek büyüme potansiyeline sahip ancak ihmal edilmiş pazarlara erişimi artırmayı ve böylece dış ticarette yapısal bir açılım gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Ancak bu stratejinin etkinliği, yalnızca fiziki uzaklık ilkesine dayalı bir ülke listesiyle değil, küresel sistemdeki dönüşümün çok boyutlu doğasına cevap verebilecek nitelikte bir stratejik çerçeveyle mümkündür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışma kapsamında ortaya konan tartışmalar şunu göstermektedir: ticaretin yeni doğasında başarıya ulaşmak için coğrafi mesafe kadar, hatta ondan daha fazla, kurumsal yakınlık, siyasi uyum, dijitalleşme kapasitesi ve yeşil dönüşüm potansiyeli gibi göstergeler önem kazanıyor. Ayrıca ticaretin yönünü sadece arz ve talep dengesi değil, büyük güç rekabeti, bölgesel entegrasyon dinamikleri ve teknoloji temelli küresel ayrışmalar da belirlemektedir. Bu bağlamda, Türkiye&#8217;nin Uzak Ülkeler Stratejisi&#8217;nin yeni dönem dinamikleri kapsamında gözden geçirilmesi hem ülkemizin ihracat rekabetçiliğinin güçlenmesi hem de ihracata dayalı büyüme performansımızın ivmelenmesi açısından büyük önem arz etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışmamızla birlikte Türkiye’nin küresel ticaretin yeni yapısına uyum sağlayabilmesi ve stratejik açılım arayışlarını daha sürdürülebilir bir zemine oturtabilmesi için bir dizi politika önerisi geliştirilmeye çalışılmıştır. Bunlar arasında hedef ülke seçiminde çok değişkenli önceliklendirme çerçevesi oluşturulması, sektör bazlı eşleştirmelerin yapılması, kurumsal ticaret diplomasisinin güçlendirilmesi, dijital ve yeşil uyum kriterlerine göre ihracat desteklerinin yeniden yapılandırılması ve kamu-özel iş birliği temelinde risk paylaşımı mekanizmalarının kurulması öne çıkmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye için yeni dönemde sadece ihracat hacmini artıracak dış ticaret hamlelerinden ziyade yeni küresel düzende stratejik konumlanma fırsatı sunan çok boyutlu bir dönüşümü hayata geçirecek politika setlerinin hayata geçirilmesi daha hayati öneme sahiptir. Bu nedenle yeni dönemde dış ticaret politikamızın etkinliği, yapısal bir perspektifle yeniden ele alınarak, bütüncül bir politika mimarisiyle desteklenerek ve uygulamada kurumsal kararlılık gösterilerek çok daha güçlenecektir. Hiç şüphe yok ki, Sayın Cumhurbaşkanımızın işaret ettikleri Türkiye Yüzyılı’nda ülkemizin çok kutuplu dünyada rekabetçi, esnek ve dirençli bir aktör haline gelmesi, ancak bu tür uzun soluklu ve entegre yaklaşımlarla mümkün olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Duman, M. C. (2024). ‘Uluslararası kuruluşların Pirus Zaferi: Galibiyet mi yenilgi mi?’, Ekonomi Gazetesi, 26 Mart 2024, <em>Erişim: <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/uluslararasi-kuruluslarin-pirus-zaferi-galibiyet-mi-yenilgi-mi/735777">https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/uluslararasi-kuruluslarin-pirus-zaferi-galibiyet-mi-yenilgi-mi/735777</a></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Duman, M. C. (2024). Türkiye’nin İhracat Rekabetçiliğinin Belirleyicileri ve Değişen Dinamikler, II. İktisat ve Toplum Kongresi, Ankara.</p>



<p class="wp-block-paragraph">European Commission (2023). Directorate-General for Internal Market, Industry, Entrepreneurship and SMEs, Grohol, M. and Veeh, C., Study on the critical raw materials for the EU 2023 – Final report, Publications Office of the European Union, <em>Erişim: <a href="https://data.europa.eu/doi/10.2873/725585">https://data.europa.eu/doi/10.2873/725585</a></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Guo, Q., Zhu, S., &amp; Boschma, R. (2020). Networks of export markets and export market diversification. Industrial and Corporate Change, 29(6), 1381-1397.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hesse, H. (2008). Export diversification and economic growth (Vol. 21, pp. 1-23). Washington, DC: Commission on Growth and Development.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ticaret Bakanlığı (2022). Uzak Ülkeler Stratejisi, <a href="https://ticaret.gov.tr/data/62c696dd13b876ae383fd792/uus_rapor.pdf">https://ticaret.gov.tr/data/62c696dd13b876ae383fd792/uus_rapor.pdf</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Xuefeng, Q., &amp; Yaşar, M. (2016). Export market diversification and firm productivity: Evidence from a large developing country. World Development, 82, 28-47.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İklim Krizinin Gölgesinde Liderlik Yarışı</title>
		<link>https://tiud.org.tr/2024/12/29/iklim-krizinin-golgesinde-liderlik-yarisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert Can Duman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Dec 2024 08:18:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ticarette Uzman Görüş 66]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Yeşil Mutabakatı]]></category>
		<category><![CDATA[Climate Change]]></category>
		<category><![CDATA[Climate Diplomacy]]></category>
		<category><![CDATA[European Green Deal]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Diplomasisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[Sustainable Development]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye – EU Relations]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://tiud.org.tr/?p=7621</guid>

					<description><![CDATA[Günümüzde iklim değişikliği, yalnızca çevresel bir sorun değil; sosyal, ekonomik ve toplumsal dengeleri de derinden etkileyen, karmaşık ve acil bir kriz olarak kendini göstermektedir. İklim Krizi’nin sosyal, ekonomik ve toplumsal zararlarının yanında canlı sağlığını doğrudan etkileyen bir düzeye ulaşması, bu konuda atılması gereken adımların aciliyetini tekraren hatırlatmaktadır. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğiyle mücadelede geliştirdiği politika metni olan Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa’nın bir süredir kaybettiği kural koyucu rolünü yeniden kazanma ve iklim değişikliğiyle mücadelede lider konumda olma amacının da bir göstergesidir. Ancak başta Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması ile beraber maliyet artışı ve rekabet dezavantajı odağıyla gelişen tepkiler aynı zamanda Yeşil Mutabakat'ın küresel standart olarak kabul görmesini ve Avrupa’nın bu alanda liderlik üstlenme gayesini engellemek amacı taşımaktadır. Ülkeler arasındaki etkin iş birliğini gerektiren iklim değişikliği bu boyutlarıyla sadece bir çevre meselesi değil; sosyal, ekonomik ve siyasi eksenleri olan küresel bir krizdir. Küresel kamuoyunun küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle mücadelede iş birliği odaklı bir yaklaşım benimsemesi ve giderek daha ısınan dünyamız için daha fazla geç kalmaması, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine giden yolda daha etkili adımlar atılmasını sağlayacaktır.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÖZET</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde iklim değişikliği, yalnızca çevresel bir sorun değil; sosyal, ekonomik ve toplumsal dengeleri de derinden etkileyen, karmaşık ve acil bir kriz olarak kendini göstermektedir. İklim Krizi’nin sosyal, ekonomik ve toplumsal zararlarının yanında canlı sağlığını doğrudan etkileyen bir düzeye ulaşması, bu konuda atılması gereken adımların aciliyetini tekraren hatırlatmaktadır. Bu noktada, Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğiyle mücadelede geliştirdiği politika metni olan Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa’nın bir süredir kaybettiği kural koyucu rolünü yeniden kazanma ve iklim değişikliğiyle mücadelede lider konumda olma amacının da bir göstergesidir. Ancak başta Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması ile beraber maliyet artışı ve rekabet dezavantajı odağıyla gelişen tepkiler aynı zamanda Yeşil Mutabakat&#8217;ın küresel standart olarak kabul görmesini ve Avrupa’nın bu alanda liderlik üstlenme gayesini engellemek amacı taşımaktadır. Ülkeler arasındaki etkin iş birliğini gerektiren iklim değişikliği bu boyutlarıyla sadece bir çevre meselesi değil; sosyal, ekonomik ve siyasi eksenleri olan küresel bir krizdir. Küresel kamuoyunun küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle mücadelede iş birliği odaklı bir yaklaşım benimsemesi ve giderek daha ısınan dünyamız için daha fazla geç kalmaması, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine giden yolda daha etkili adımlar atılmasını sağlayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> İklim Değişikliği, Avrupa Yeşil Mutabakatı, Sürdürülebilir Kalkınma, İklim Diplomasisi, Türkiye-AB İlişkileri</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ABSTRACT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Today, climate change presents itself not merely as an environmental issue but as a complex and urgent crisis that deeply impacts social, economic, and societal balances. Beyond its social, economic, and societal harms, the fact that the Climate Crisis has reached a level that directly affects living health underscores the urgency of actions needed in this area. At this point, the European Green Deal, a policy document developed by the European Union to combat climate change, also serves as an indicator of Europe&#8217;s aim to regain its lost role as a rule-setter and to position itself as a leader in the fight against climate change. However, the reactions that have emerged, particularly around the Border Carbon Adjustment Mechanism due to increased costs and competitive disadvantages, also aim to hinder the acceptance of the Green Deal as a global standard and Europe’s ambition to take on a leadership role in this area. Climate change, which requires effective cooperation between countries, is thus not solely an environmental issue but a global crisis with social, economic, and political dimensions. Adopting a cooperative approach to combating global warming and climate change and not further delaying action for our increasingly warming world will pave the way for more effective steps toward sustainable development goals.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Keywords:</strong> Climate Change, European Green Deal, Sustainable Development, Climate Diplomacy, Türkiye – EU Relations</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KÜRESEL SİYASET VE İKLİM DİPLOMASİSİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">XX. yüzyılın son çeyreğinde üzerine konuşulmaya başlanan iklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma hususları o zamanlar henüz birer bakir alan olarak karşımıza çıkar, bu alanda çalışma yapmak farkındalığa sahip olan birkaç araştırmacının kendini genel tartışmalardan soyutlama yöntemi olarak görülürdü. Ancak takvimler bugünü gösterdiğinde artık iklim değişikliğinden ya da sürdürülebilir kalkınmadan konuşmak bir farklılık göstergesi değil bir zorunluluk haline geldi. Sanayileşmeyle beraber artan küresel sıcaklığın yükseliş hızı son zamanlarda daha da artış gösterdi. Küresel ısınmanın hızlanmasıyla birlikte kutuplardaki buzullar daha hızlı eriyor, deniz seviyesi daha hızlı yükseliyor ve bu değişimler birçok bölgeyi sel baskınları ve su taşkınları gibi doğal afetler başta olmak üzere birçok olumsuzluğa karşı daha savunmasız hale getiriyor. Lindsey (2023) 1880’den bu yana dünyada ortalama deniz seviyesinin 21 ila 24 santimetre yükseldiğini, 2023’te ortalama deniz seviyesinin 1993 yılındaki seviyesinden 10 santimetre daha yükselerek rekorunu kırdığını, kötü senaryoda 2100’e gelindiğinde ABD’de deniz seviyesinin 2,2 metreye kadar yükselebileceğini ifade ediyor. Bu durum özellikle kıyı bölgelerinde yaşayan topluluklar için büyük bir tehdit oluşturmakta. Küresel ısınmanın hızlanmasıyla birlikte harekete geçmek zorunda kalacak ve ‘iklim mültecileri’ olarak adlandırılan muhtemel göç dalgaları maalesef on milyonlarla ifade edilecek büyüklükte olacak. Nitekim, 2020 yılında dünya genelinde iklim değişikliğine bağlı afetler nedeniyle yaklaşık 30 milyon insan zorla göç etmek zorunda kaldı (IFRC, 2021).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde iklim değişikliği, yalnızca çevresel bir sorun değil; sosyal, ekonomik ve toplumsal dengeleri de derinden etkileyen, karmaşık ve acil bir kriz olarak kendini gösteriyor. Fosil yakıtların aşırı kullanımı, gelişmiş ülkelerin büyüme ihtirasıyla gezegen kaynaklarını hiçe sayması, sanayileşmenin hızlanması ve doğal kaynakların aşırı tüketimiyle birlikte, atmosfere yayılan sera gazı miktarları giderek arttı. OECD ev sahipliğinde 4 – 22 Kasım tarihleri arasında bir dizi etkinlik çerçevesinde gerçekleştirilen COP29 Virtual Pavilion’unda 2022 itibarıyla 55 gigatonun üzerine çıkan sera gazı emisyonlarının 2030’da 57 gigaton ile zirvesini bulacağı öngörülüyor (OECD, 2024). Dolayısıyla görüyoruz ki dünya, yaşadığı birçok zorluğa rağmen iklim değişikliğiyle mücadelede ve küresel sera gazı salımını azaltmada pek de oralı değil. Dünyanın sorunun ciddiyetine varmakta geciktiği her bir saatte sadece Grönland’da 30 milyon ton buzul eriyor (Anadolu Ajansı, 2024).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel iklim değişikliğinin bir diğer önemli etkisi, tarım ve gıda güvenliği üzerindedir. Sıcaklık artışları, aşırı hava olayları ve değişen yağış döngüleri, tarımsal üretimi olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle suya bağımlı tarımsal faaliyetler, kuraklık ve su kıtlığı tehdidi altındadır. İklim değişikliği nedeniyle verim kayıplarının 2050 yılına kadar dünya genelinde %10-25 oranında artması öngörülmektedir (FAO, 2015). Nitekim iklim bilimciler dünyanın sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde son sekiz hasadının kaldığını söylüyor. Bu durum hem gıda fiyatlarının artmasına hem de gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun derinleşmesine yol açmaktadır. Gıda güvenliğinin tehlikeye girmesi, toplumları sosyal olarak istikrarsızlaştırmakta, toplumsal huzursuzluklara ve krizlere zemin hazırlamaktadır. Örneğin, yakın geçmişte birçok ülkede yaşanan gıda fiyatlarındaki ani artışlar, toplumsal gösterilere ve kitlesel huzursuzluklara neden olmuştur. Bununla birlikte, önümüzdeki dönemde de küresel enflasyonun atalet gösterme riskinin temel besleyicileri arasında gıda fiyatlarındaki istikrarsız beklentiler yer alıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İklim değişikliğinin hayati olumsuzluktaki etkilerinden bir diğeri de temel insan hakkı olan yaşama hakkının tehdit altına girmesi. Artan sıcaklıklar, özellikle yaşlılar ve çocuklar gibi savunmasız gruplarda sağlık sorunlarına yol açarken sıcaklık ve nemdeki değişimler bulaşıcı hastalıkların yayılımını hızlandırmakta ve dünya yeni salgınların merkezi haline dönüşmektedir. Hava kirliliği de iklim değişikliğinin önemli bir bileşeni olarak ortaya çıkmakta, solunum yolu hastalıklarının ve erken ölümlerin artmasına yol açmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün iklim değişikliği kaynaklı sağlık sorunları, 2030 ile 2050 yılları arasında her yıl yaklaşık 250 bin ilave ölüme neden olacaktır (Dünya Sağlık Örgütü, 2024). Sadece bu istatistik bile iklim değişikliğinin sadece çevresel bir sorun olmadığını, aynı zamanda küresel bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tabii ki işin bir de ekonomik boyutu var. Sadece 2023 yılında dünya genelinde iklim değişikliğinden kaynaklanan meteorolojik olayların ekonomik büyüklüğe zararı 200 milyar doları aştı. Uluslararası yatırım bankası Swiss Re’nin araştırmasına göre 2030’a kadar küresel iklim değişikliğinin ekonomiye kümülatif zararının 30 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı doğal afetlerin yol açtığı zararlar bir yandan sigorta sektörünü riskleri nasıl primlendireceği noktasında çıkmaza sokarken hükümetlerin bütçelerinde beklenmedik harcamalara yol açıyor. Aynı zamanda, tarım, turizm, enerji gibi sektörlerin iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmesi de başta işgücü piyasaları olmak üzere ekonominin tamamında silsile şeklinde gerçekleşen olumsuzlukları hızlandırıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çarpıcı örnekler çoğaltılabilir. Ancak icraata geçmeden söze takılı kaldığımız her yeni gün, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede biraz daha geç kalıyoruz ve bu durum dünya genelinde derin ve çok boyutlu etkiler ortaya çıkarıyor. Şu artık bir gerçek: toplumların refahını, güvenliğini ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini tehdit eden bu kriz, kapsamlı ve etkili bir küresel iş birliği gerektirmektedir. İklim değişikliği yalnızca doğaya değil, insan sağlığına, toplumsal yapılara ve ekonomik sistemlere de doğrudan zarar vermekte, bu nedenle çözümü de aynı derecede bütüncül bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>AVRUPA İÇİN BİR ‘KURAL KOYUCULUK’ FIRSATI OLARAK YEŞİL MUTABAKAT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İklim krizinin giderek daha hayati hala gelen sonuçları acil eylem gerekliliğini de her geçen gün daha da perçinlemektedir. Dünya, yalnızca iklim değişikliğinin doğrudan etkileriyle değil, aynı zamanda bu etkilerin ekonomik ve toplumsal yansımalarıyla da başa çıkmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, sürdürülebilir bir geleceğin inşası, küresel çapta bir dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Bu dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri olan Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM), Avrupa Birliği (AB) tarafından 2019 yılında yürürlüğe konmuş olup AB’nin iklim değişikliğiyle mücadelede öncü bir rol üstlenme hedefinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Yeşil Mutabakat, yalnızca Avrupa sınırları içinde değil, aynı zamanda küresel ölçekte sürdürülebilirlik politikalarına yön verecek kuralları koyma iddiasıyla oluşturulmuş bir yol haritasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avrupa Yeşil Mutabakatı, AB’nin 2050 yılına kadar karbon nötr olma hedefi doğrultusunda hazırlanmış geniş kapsamlı bir stratejidir. Bu mutabakat kapsamında, başta enerji, sanayi, ulaşım, tarım ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi alanlarda radikal dönüşüm politikaları benimsenmiştir. AB, bu dönüşüm sürecinde, çevresel sürdürülebilirlik hedefleri ile ekonomik kalkınma arasında bir denge kurmayı hedeflemektedir. Örneğin, karbon emisyonlarını azaltmayı hedefleyen Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi uygulamalar, çevresel maliyetlerin AB dışında kalan ülkelerden yapılan ithalatlarda da göz önünde bulundurulmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu mekanizma, yüksek karbon emisyonuna neden olan üretim süreçlerini cezalandırırken, AB’ye ürün ihraç eden ülkelerin de çevre dostu üretim standartlarına uyum sağlamalarını teşvik etmektedir. Bu tür politikalar, Avrupa’nın sadece kendi içinde değil, küresel tedarik zincirinde de çevre dostu bir dönüşümü teşvik etme hedefini ortaya koymaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün bunlar iklim değişikliğiyle etkili mücadele ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etme maksadıyla kulağa çok güzel gelen hususlar. Ancak Avrupa Birliği, AYM ile birlikte bir amaç daha güdüyor: o da ekonomik ve siyasi olarak birliğin zayıfladığı bu dönemde, iklim değişikliğiyle mücadelede lider konumda olmak. Küresel iklim değişikliğiyle mücadelede kapsamı dikkate alındığında derli toplu yegâne politika metni konumundaki Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa’nın uluslararası arenada sürdürülebilirlik ve çevre koruma konularında norm ve standart belirleyen bir güç olarak konumlanma amacının da bir çıktısı. Nitekim, yayımlandıktan sonra hayli gündemde kalan Avrupa Merkez Bankası&#8217;nın önceki başkanı Mario Draghi&#8217;nin hazırladığı raporda da Avrupa’nın sürdürülebilirlik ve rekabet açısından yeniden güçlü bir oyuncu olabilmesinin anahtarı olarak Yeşil Mutabakat’ın başarıyla uygulanması gösteriliyor (Draghi, 2024).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak bu dönüşüm süreci, uluslararası iş birliğini zorunlu kılmakta ve Avrupa’nın belirlediği kuralların diğer ülkelerde nasıl karşılandığı sorusunu da gündeme getirmektedir. Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirlik alanında attığı bu iddialı adımlar, Birlik dışında kalan bazı ülkelerden farklı tepkilerle karşılanmaktadır. Özellikle SKDM gibi karbon maliyetlerini ticari ilişkilere yansıtan mekanizmalar, AB dışındaki ülkeler için ek maliyetler ve rekabet dezavantajı yaratmaktadır. Bu durum, Avrupa’nın kural koyucu rolüne karşı bir direnç oluşturmakta ve bazı ülkelerde, AB’nin bu düzenlemeleri kendi ekonomik çıkarlarını koruma çabası olarak yorumlanmasına yol açmaktadır. Örneğin, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan büyük ekonomiler, SKDM gibi uygulamaların ticari engel olarak değerlendirilebileceği görüşündedir. Bu ülkeler, Avrupa’nın belirlediği yüksek standartların, kendi iç ekonomik dinamiklerini zorladığını ve adil ticaret ilkelerine aykırı olduğunu savunuyor. Hatta aralarından Çin, Avrupa’nın yeşil dönüşüm alanında koyduğu kurallara karşı aksiyon geliştirerek Balkanlar’da yeni kömür santrallerinin inşasına yatırım yapmakta, Avrupa’nın temiz enerji politikalarına karşı Yeşil Mutabakat’ın küresel bir standart olarak kabul görmesini engelleme amacını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla iklim diplomasisi masada olduğu kadar sahada da çetin bir halde şekillenmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç şüphe yok ki, AYM ile birlikte başta enerjide yenilenebilir dönüşüm adımları, gezegenimiz için umut vaat etse de Rusya, Suudi Arabistan ve diğer fosil yakıt üreticisi ülkeler Avrupa’nın bu enerji dönüşüm politikalarını kendi ekonomik çıkarlarına doğrudan bir tehdit olarak algılamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, yine AYM ile birlikte Avrupa Birliği’nin getirmek istediği karbon kısıtlamaları, AB’nin enerji ithalatında daha çevreci ve yenilenebilir kaynaklara yönelmesini teşvik ederken, geleneksel enerji tedarikçilerini Avrupa’nın ticaret ortakları olarak zor bir duruma sokmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mutabakat’ın önüne döşenen taşlardan bir diğeri de, sanayi ve enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin yeni düzenlemelerden doğrudan etkilenmesi ve Avrupa Birliği’ni çevreyi koruma adına kendi lehine gelişecek adil olmayan bir rekabet ortamı şekillendirmeye çalışmakla suçlaması oluyor. Söz konusu şirketler, Avrupa Birliği’nin yeşil bir dönüşüm gerçekleştirme hedefinin sadece çevresel bir mesele olmadığını, aynı zamanda ekonomik çıkarlar ve jeopolitik dengeleri de kendi lehine çekmek istediğini düşünüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Muhalefet için çok uzağa gitmeye gerek yok. AB içinde de iklim politikaları konusunda yeknesak bir yaklaşım sağlamak kolay olmuyor. Yeşil dönüşüm hedefleri, AB ülkeleri arasında farklı şekillerde yorumlanmakta ve uygulanmakta. Bazı AB üyeleri başta enerjide olmak üzere sürdürülebilir kalkınma adımlarının getirdiği dönüşüm sürecinin ekonomik yükünü taşımakta zorlanmakta ve bu sebeple AB’nin çevresel standartlarına uyum sağlama konusunda bazı çekinceler sunmaktadır. Birlik’in gelişmiş ekonomileri, Almanya ve Fransa gibi ülkeler, enerji geçişi ve karbon azaltımına yönelik yatırımlara öncülük ederken yine Birlik’e üye görece daha az gelişmiş ülkelerin bu süreçte geri kalmasının Birlik içinde dahi ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin derinleşmesine yol açmasından endişe edilmektedir. Dönüşüm maliyetlerinin daha zengin AB ülkeleri tarafından finanse edilmesini savunan bu ülkelerin aksine söz konusu gelişmiş ülkelerde yaşayan Avrupa Birliği vatandaşları ise kendi kaynaklarının başka ülkelerin dönüşümü için ayrılmaması gerektiğini savunuyor. AYM’nin uygulanmasında yaşanan bu içsel zorluklar, AB’nin küresel kural koyucu rolünü de zayıflatmaktadır. Birlik içinde yeknesak bir politika oluşturulamaması, AB’nin uluslararası arenada yeşil dönüşüm konusunda bir örnek teşkil etmesini engelleyebilir. İç uyumsuzluklar, AB’nin iklim değişikliğiyle mücadelede liderlik iddiasını gölgelemekte ve AYM’nin uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve tabii ki Çin… Sahip olduğu nüfusu ve nüfuzu ile dünya siyasetini ve ekonomisini yönlendiren Çin, Avrupa Yeşil Mutabakatı ile Avrupa Birliği’nin küresel kural koyucu rolünü kazanma arzularının karşısında tarihi anımsatır şekilde bir set gibi dikiliyor. Çin, dünya ekonomisindeki etkisi ve iklim değişikliğiyle mücadelede farklı bir strateji izlemesiyle Avrupa’nın yeşil dönüşüm planlarına karşı önemli bir direnç odağı olarak öne çıkmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çin’in örneğin Balkanlar’da kömür santrali yatırımlarını desteklemesi, Avrupa&#8217;nın politikalarına karşı bir adım olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte, yine Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte karbon düzenlemeleri etrafında şekillenecek olan sanayi ve ticarette, Çin’in bütün bu politikaları kendi rekabetçiliğine ve üretim yetkinliklerine birer tehdit olarak algılamasıyla beraber küresel iklim değişikliğiyle mücadelenin ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin tartışma listesinin sonlarına doğru itildiğine hep birlikte şahitlik ediyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TÜRKİYE İLE AB ARASINDA YENİ DÖNEMDE ŞEKİLLENECEK İLİŞKİLER</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye ve Avrupa Birliği arasında uzun yıllara dayanan ticari, politik ve sosyal bağlar, her iki taraf için de önemli ekonomik avantajlar sağlıyor. Ancak günümüzde iklim değişikliğiyle mücadele ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri, bu ilişkinin temel dinamiklerini de dönüştürmektedir. Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde Avrupa Birliği’nin kendisiyle ticaret yapan ülkelerin de belirli çevresel standartlara uyum sağlamasını şart koşması, ihracatının %40’tan fazlasını Avrupa Birliği’ne gerçekleştiren Türkiye için bu uyumun bir zorunluluk olmasını beraberinde getiriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uyum sağlaması, özellikle ihracat pazarında rekabetçiliğini koruyabilmesi için kritik bir önem taşımaktadır. Yakın gelecekte uygulamaya alınacak olan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, sanayimiz ve dış ticaretimiz için ilave yükümlülükler getirecek, üretim ve ihracat desenlerimizin yeşil dönüşüm dinamiklerine uyum sağlayamadığı bir senaryoda ülkemizin en büyük ihracat pazarı olan Avrupa Birliği’ndeki rekabetçiliği derin yara alacaktır. Bu noktada, ülkemizin yeşil ve dijital dönüşüm süreçlerine etkin uyumu, bu süreci yerli teknolojilerinin gelişimiyle desteklemesi, beşerî sermayenin niteliğinin güçlendirilmesi ve markalaşma stratejileriyle birlikte yeni dönemde en büyük pazarındaki rekabetçi gücünü korumanın yanında daha da artırması gerekiyor (Duman, 2024).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeşil dönüşüm sürecine ayak uyduramamanın getireceği olumsuzlukların ciddiyetini hiçbir zaman göz ardı etmeden madalyonun diğer tarafına da göz atmak gerekir. Avrupa Yeşil Mutabakatı’nda Avrupa Birliği’nin geleneksel &#8220;near-shoring&#8221; (yakın coğrafyalardan tedarik) yaklaşımının ötesine geçerek &#8220;friend-shoring&#8221; (dost ülkelerden tedarik) politikasını benimsemesi, ülkemiz için de ilave fırsatları beraberinde getiriyor. Friend-shoring, yalnızca coğrafi yakınlığa dayanmaktan ziyade, benzer çevresel ve sosyal standartları benimseyen ülkeler arasında tedarik zincirlerinin güçlendirilmesini amaçlar. Bu politika çerçevesinde Türkiye, sürdürülebilirlik kriterleri açısından AB ile benzer standartları benimseyerek bir &#8220;güvenilir tedarikçi&#8221; konumunu pekiştirebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin yeşil dönüşüm adımlarını hızlandırması ve sürdürülebilirlik alanında AB ile uyumlu politikalar geliştirmesi, Avrupa’nın tedarik zincirlerinde Türkiye’yi daha stratejik bir konuma yerleştirebilir. Böylece Türkiye, AB’nin Çin gibi ülkelerden kaynaklı tedarik risklerini azaltmasına katkı sağlayarak friend-shoring politikasının merkezi bir parçası haline gelebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca, Türkiye’nin Avrupa Yeşil Mutabakat ile uyum sağlaması, sadece ekonomik anlamda değil, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik açısından da kazanımlar sunacaktır. Yeşil ekonomiye geçiş, Türkiye’nin enerji kaynaklarını daha verimli kullanmasını sağlayarak dışa bağımlılığını azaltabilir ve yerel kaynakların etkin kullanımını teşvik edebilir. Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi gibi yenilenebilir enerji potansiyelini değerlendirmesi, bu dönüşüm sürecinde önemli bir avantaj sağlamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öyle ki bugün Türkiye, 2024 yılının eylül ayı itibarıyla 114 bin MW’ı aşan kurulu gücü içinde yenilenebilir enerjinin payını %59’a yükselterek bu alanda Avrupa’da 5., dünyada ise 11. sırada yer alıyor. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen 2024 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP29) konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, yeşil kalkınma devrimi vizyonumuz çerçevesinde bugün 31 megavat olan rüzgar ve güneş enerjisi kurulu gücümüzün 2023 yılında 120 bin megavata çıkarılmasını, 2024-2030 yıllarını kapsayan Ulusal Enerji Verimliliği Eylem Planımızla ise 100 milyon ton karbondioksit eş değeri emisyon azaltımı öngördüğümüzü ifade etti (Anadolu Ajansı, 2024). Bu kapsamda, Türkiye’nin AB ile başta enerjide yenilenebilir dönüşüm olmak üzere farklı alanlardaki ortak projeler ve yeşil fonlar aracılığıyla geliştirdiği iş birliğini, paydaşların birlikte kazandığı bir oyuna benzetmek çok da yanlış olmayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İklim değişikliğiyle mücadele, yalnızca çevre ve ekonomi ekseninde değil, aynı zamanda küresel siyaset ve diplomasi alanında da kapsamlı bir iş birliğini gerektiren bir süreçtir. Bu bağlamda, Paris İklim Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi uluslararası çabalar önemli bir temel oluştursa da bu hedeflere ulaşmak için ülkeler arası uyumun güçlendirilmesi kaçınılmazdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak küresel sıcaklık artışlarını sınırlandırmak için alınacak önlemler, her ülkenin ekonomik yapısı ve gelişim düzeyi göz önüne alındığında farklı zorlukları beraberinde getirmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, ekonomik kalkınmayı sürdürebilmek adına çevresel taahhütlerinde esneklik talep ederken, gelişmiş ülkelerin daha katı bir dönüşüm beklentisi bu ülkelerle arasındaki dengeyi zorlaştırmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu süreçte, küresel siyasetin çıkar çatışmaları, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede iş birliğini derinden sarsmaktadır. Örneğin, bazı ülkeler ticari avantajlarını kaybetmemek adına düşük karbonlu dönüşüm projelerine mesafeli yaklaşmakta ya da çevre dostu teknolojilere geçişi kademeli olarak gerçekleştirmek istemektedir. Bununla beraber, Avrupa Yeşil Mutabakatı etrafında şekillenen tartışmalar, Avrupa Birliği’nin hem içindeki hem de etrafındaki güç dengelerini yeniden değerlendirme gereğini beraberinde getirmekte; çevre dostu politikaların ve ticaret ilişkilerin iç içe geçtiği bu süreçte, iklim değişikliğiyle mücadelenin siyasi sınırlar ve çıkarlar karşısında giderek zorlaştığı bir tablo oluşmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada, ülkemizin önünde fırsatlar ve tehditler eşanlı bulunmaktadır. Yeşil dönüşümün dijital dönüşüm ile birlikte şekillendiği yeni dönemi bir de yerli dönüşüm ile bezemeyi başaran bir Türkiye sadece bölgesinde değil, küresel çapta önemli bir üretim ve tedarik merkezi olma fırsatını elinde tutuyor. Öte yandan, çok yakın bir gelecekte ve kararlı bir şekilde hayata geçirilmesi hedeflenen Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması ile birlikte, ihracatının %40’tan fazlasını oluşturan Avrupa Birliği pazarındaki rekabetçi gücümüzü tehlikeye atmamak için sanayicilerimizin ve ihracatçılarımızın oyunun yeni kurallarına ayak uydurmakta gecikmemeleri gerekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İklim değişikliği, kendisiyle mücadele için acil eylem planı gerektiren bir düzeye çoktan ulaştı. Küresel kamuoyunun ekonomik çıkarlar ve politik dengeler ışığında bu mücadeleyi ne kadar eşgüdümle yürüteceği ise sorunun ta kendisi. İklim krizinin hayatımızın her alanını tehdit ettiği bir dönemde, toplumların uzun vadeli sağlığını ve sürdürülebilirliğini, kısa vadeli ekonomik kazançların önüne koyan bir yaklaşımın benimsenmesi, bu zorlu mücadelenin gereği.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Anadolu Ajansı (2024). <em>Araştırmalara göre Grönland, iklim değişikliği nedeniyle saatte ortalama 30 milyon ton buz kaybediyor</em>, Erişim: https://shorturl.at/HJNLA, Erişim tarihi 15 Kasım 2024.</li>



<li>Anadolu Ajansı (2024). <em>Cumhurbaşkanı Erdoğan, COP29 Dünya Liderleri İklim Zirvesi&#8217;nde konuştu</em>, Erişim: <a href="https://shorturl.at/Vbiab">https://shorturl.at/Vbiab</a> , Erişim tarihi 15 Kasım 2024.</li>



<li>Draghi, M. (2024). Th<em>e future of European competitiveness – A competitiveness strategy for Europe</em>.</li>



<li>Duman, M. C. (2024). <em>Türkiye’nin Üretiminin Niceliği ve Niteliği, Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi</em>, Erişim: <a href="https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/turkiyenin-uretiminin-niceligi-ve-niteligi/764597">https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/turkiyenin-uretiminin-niceligi-ve-niteligi/764597</a>, Erişim Tarihi: 15 Kasım 2024.</li>



<li>Food and Agriculture Organization of the United Nations (2015). <em>Climate change and food security: risks and responses</em>, Erişim: <a href="https://shorturl.at/Y0LXg">https://shorturl.at/Y0LXg</a>, Erişim tarihi 15 Kasım 2024.</li>



<li>International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies (2021). <em>Displacement in a Changing Climate: Localized humanitarian action at the forefront of the climate crisis</em>, Cenevre.</li>



<li>Lindsey, R. (2023). <em>Climate Change: Global Sea Level</em>, Erişim: <a href="https://shorturl.at/NopMc">https://shorturl.at/NopMc</a>, Erişim tarihi 15 Kasım 2024.</li>



<li>OECD (2024). <em>COP29 Virtual Pavilion</em>.</li>



<li>World Health Organization (2024). <em>Climate Change</em>, Erişim: <a href="https://shorturl.at/dyPq2">https://shorturl.at/dyPq2</a>, Erişim tarihi 15 Kasım 2024.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Sistemin By-Pass İhtiyacı</title>
		<link>https://tiud.org.tr/2024/06/28/kuresel-sistemin-by-pass-ihtiyaci/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert Can Duman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Jun 2024 09:57:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ticarette Uzman Görüş 65]]></category>
		<category><![CDATA[İhracat]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Yönetişim]]></category>
		<category><![CDATA[Refah Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Kuruluşlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Ticaret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://tiud.org.tr/?p=7208</guid>

					<description><![CDATA[Küresel sorunların iş birliği ve kapsayıcılık vizyonu çerçevesinde çözüme kavuşturulması amacıyla kurulan uluslararası kuruluşlar, dünyanın karşı karşıya kaldığı sınamalar ve zorluklarla giderek daha işlevsiz hale gelmekte; söz konusu kuruluşlar sorunun kendisi haline dönüşmektedir. Bu çalışmada, uluslararası kuruluşların işlevsizleşmesinden hareketle Dünya Ticaret Örgütü’nün küresel ticaretin büyümeyi ve refahı desteklemekten uzaklaştığı bu dönemdeki güncellenme ihtiyacı ve bununla birlikte küresel ticaretin yeniden inşa edilmesi süreci tartışılmaktadır. 21. yüzyılın son çeyreğinde yaklaşık olarak küresel büyümenin iki katı oranında büyümeyi başaran küresel ticaret 2010’lu yıllar ile birlikte küresel ekonomik aktivitedeki artıştan daha zayıf bir performans sergilemiştir. Ticaret savaşları, salgın, iklim krizi gibi küresel sınamalar ülkelerin daha korumacı bir politika setine sahip olmasına ve küresel ticareti desteklemesi beklenen Dünya Ticaret Örgütü’nün kurumsal aksaklıklarıyla birlikte ticaretin büyüme ve refahı geliştiremeyen bir yapıya bürünmesine sebep olmaktadır. Bu çalışmayla birlikte, önümüzdeki dönemde küresel ticaretin yeniden inşası için başta Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) yeniden yapılandırılması olmak üzere uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi, ticaret engellerinin azaltılması, dijital ticaretin desteklenmesi, sürdürülebilir ticaretin teşviki ve eşitlikçi ticaret politikalarının benimsenmesi gibi politikalar ele alınmış ve Türkiye’nin sahip olduğu konum, üretim ve ihracat yapısı ile bölgesel ve çok taraflı iş birlikleri dikkate alınarak bu dönüşüm sürecinde üstlenebileceği rol değerlendirilmektedir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÖZET</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel sorunların iş birliği ve kapsayıcılık vizyonu çerçevesinde çözüme kavuşturulması amacıyla kurulan uluslararası kuruluşlar, dünyanın karşı karşıya kaldığı sınamalar ve zorluklarla giderek daha işlevsiz hale gelmekte; söz konusu kuruluşlar sorunun kendisi haline dönüşmektedir. Bu çalışmada, uluslararası kuruluşların işlevsizleşmesinden hareketle Dünya Ticaret Örgütü’nün küresel ticaretin büyümeyi ve refahı desteklemekten uzaklaştığı bu dönemdeki güncellenme ihtiyacı ve bununla birlikte küresel ticaretin yeniden inşa edilmesi süreci tartışılmaktadır. 21. yüzyılın son çeyreğinde yaklaşık olarak küresel büyümenin iki katı oranında büyümeyi başaran küresel ticaret 2010’lu yıllar ile birlikte küresel ekonomik aktivitedeki artıştan daha zayıf bir performans sergilemiştir. Ticaret savaşları, salgın, iklim krizi gibi küresel sınamalar ülkelerin daha korumacı bir politika setine sahip olmasına ve küresel ticareti desteklemesi beklenen Dünya Ticaret Örgütü’nün kurumsal aksaklıklarıyla birlikte ticaretin büyüme ve refahı geliştiremeyen bir yapıya bürünmesine sebep olmaktadır. Bu çalışmayla birlikte, önümüzdeki dönemde küresel ticaretin yeniden inşası için başta Dünya Ticaret Örgütü&#8217;nün (DTÖ) yeniden yapılandırılması olmak üzere uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi, ticaret engellerinin azaltılması, dijital ticaretin desteklenmesi, sürdürülebilir ticaretin teşviki ve eşitlikçi ticaret politikalarının benimsenmesi gibi politikalar ele alınmış ve Türkiye’nin sahip olduğu konum, üretim ve ihracat yapısı ile bölgesel ve çok taraflı iş birlikleri dikkate alınarak bu dönüşüm sürecinde üstlenebileceği rol değerlendirilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Uluslararası Kuruluşlar, Uluslararası Ticaret, Küresel Yönetişim, İhracat, Refah Ekonomisi</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>By-Pass Need of the Global System</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ABSTRACT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">International organizations were established with the aim of solving global problems through cooperation and inclusivity; however, they have become increasingly dysfunctional in the face of the challenges and difficulties the world is coping with, implying that these international organizations are turning into the problem themselves. This study basically discusses necessity of an update in the face of the dysfunction of international organizations, focusing on the World Trade Organization&#8217;s (WTO) departure from supporting global trade growth and prosperity, and the process of rebuilding global trade. Global trade, which achieved approximately twice the rate of global growth in the last quarter of the 21st century, has exhibited weaker performance compared to the increase in global economic activity since the 2010s. Global challenges such as trade wars, Covid-19 pandemic, and the climate crisis lead countries to adopt more protectionist policy sets, causing the expected supporter of global trade, the WTO, to become a structure that cannot promote trade growth and prosperity due to institutional shortcomings. This study, at this regard, addresses policies such as strengthening international cooperation, reducing trade barriers, supporting digital trade, promoting sustainable trade, and adopting egalitarian trade policies for the reconstruction of global trade in the coming period, primarily focusing on the restructuring of the WTO, considering Türkiye’s geostrategic position, production and export structure, and evaluating the role it can play in this transition process within its regional and multilateral cooperation framework.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Keywords</strong>: International Organizations, International Trade, Global Governance, Export, Welfare Economics</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KÜRESEL SİSTEMİN BY-PASS İHTİYACI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihin en derini mi bilinmez ancak günümüz dünyası birçok farklı alandaki sınamanın eşanlı ortaya çıktığı karmaşık ve derinlemesine sorunlarla dolu bir labirente benzemekte. Uluslararası ilişkilerin halihazırdaki karmaşıklığı; siyaset biliminin dehlizleri, salgın, ekonomik eşitsizlikler, bölgesel savaşlar, iklim değişikliği, ikiz dönüşümün sancıları gibi birçok küresel sınamayla birlikte daha da derinleşmektedir. Sınamalar adeta birbiriyle yarışırken bu sorunları çözüme ulaştırmak için tesis edilen kuruluşlar giderek işlevsizleşmekte, hatta çoğu zaman sorunları kendisi haline gelmektedir. Geçmişin sorun çözmesi için kurulan kuruluşları bugünün asli görevlerini yerine getirmekten uzaklaşan, küresel sistemin tıkanan damarları rolüne bürünür hale gelmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Örneğin, küresel arenada sorunların ortak mutabakat ve iş birliği ile çözümünde etkin olması beklenen Birleşmiş Milletler, çoğunlukla karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklar sebebiyle başta küresel barışı sağlamak olmak üzere pek çok arzulanan sonucu elde etmekten giderek uzaklaşmaktadır. ‘Yüz yılda bir olur’ niteliğindeki Kovid-19 salgını, Dünya Sağlık Örgütü’nün yetersizliğini, hazırlıksızlığını ve koordinasyonsuzluğunu ortaya koyan bir gelişme olmuştur. İklim kriziyle beraber her geçen gün biraz daha tehlikeye giren sürdürülebilir gıda üretimi, asli görevi bunu tesis etmek olan Dünya Gıda Örgütü’nün sorumlu olduğu sorunları çözüme ulaştırmaktan uzak olduğunun bir göstergesi olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün bunlara ilaveten, küresel ekonomik büyümenin oksijeni niteliğindeki uluslararası ticaretin düzenlenmesi ve kolaylaştırılması amacıyla tesis edilen Dünya Ticaret Örgütü bugün küresel ticareti destekleyen, besleyen ve kolaylaştıran bir yapıdan çok küresel ticareti çıkmaza sürükleyen birçok farklı soruna çözüm bulmaktan uzaklaşan bir kurum haline dönüşmüş durumdadır. Dünyanın karşı karşıya kaldığı eşanlı sınamalar sebebiyle tüm dünyada esmekte olan korumacılık rüzgarları, dünya ticaretini düzenlemekle mesul kuruluşun da işlevsizleşmesiyle birlikte küresel ajandaya giderek çok daha yoğun bir şekilde hâkim olmaktadır. Hiç şüphesiz, küresel ticaretin korumacılık rüzgarlarıyla salınması, dış ticaretten büyümeye doğru geçişkenliğin giderek daha da zayıflamasını beraberinde getirmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda, küresel sistemdeki bu çıkmazları ve uluslararası kurumların işlevsizliğini anlamak, küresel düzenin yeniden tesisinin gerekli hale geldiği günümüzde kurumsal dönüşümün de anahtarı olacaktır. Bu çalışmada, küresel sınamaların çözümü için kurulan kurumların nasıl sorunların kendisi haline geldiği, özellikle Dünya Ticaret Örgütü&#8217;nün işlevsizliğinin küresel ticaret üzerindeki etkileri, ticaret sisteminin yeniden inşası ve güç kazanması için atılması gereken politika adımları ve Türkiye&#8217;nin bu süreçte oynayacağı rolü tartışılmakta; bu vesileyle uluslararası sistemin yeniden canlandırılması ve küresel çıkmazların aşılması için bir perspektif sunulması amaçlanmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><strong>KÜRESEL KURULUŞLARIN İŞLEVSİZLEŞMESİ VE ULUSLARARASI SINAMALARLA BAŞA ÇIKMA YETENEĞİNİN ZAYIFLIĞI</strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuruluş amaçları itibarıyla uluslararası kuruluşlar, küresel sorunlara çözüm bulma, bölgesel ve küresel barışı tesis etme, dünya çapında yaşanan sınamalara müdahale etme, bölgesel ve küresel çözümler geliştirme, uluslararası iş birliği ve dayanışmayı sağlama gibi birçok amaç doğrultusunda hayati bir rol üstlenmektedir. Ancak son dönemde bu kuruluşların işlevsizleşmesi ve kimi zorluklar karşısında zayıflıklarının ortaya çıkması dünyada ciddi kaygılara yol açmaktadır. Birçok açıdan, bu kuruluşlar artık sadece sorunların bir parçası olmakla kalmayıp, çözüm üretmek için kurulmuş olmalarına rağmen sorunların kendisi haline gelmişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birleşmiş Milletler temel olarak uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması, insan haklarının korunması ve uluslararası krizlerin çözümü gibi önemli misyonlarla kurulmuştur. Ancak, BM&#8217;nin karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıklar ve üye ülkeler arasındaki siyasi çekişmeler, kurumun etkinliğini ciddi şekilde sarsmıştır. Özellikle, son yıllarda Rusya-Ukrayna Savaşı, Suriye İç Savaşı ve Filistin-İsrail Savaşı gibi krizlerde Birleşmiş Milletler’in yetersizliği uluslararası toplumun güvenini zedelemekte ve gerek bölgesel gerekse de küresel barışın tesis edilmesi noktasında ciddi endişelere sebep olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya Sağlık Örgütü, küresel sağlık krizlerine müdahale etmek ve hastalıkların yayılmasını önlemek için kurulmuştur. Ancak, Kovid-19 salgını gibi bir kriz karşısında Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırlıksızlığı ve etkin bir koordinasyon sağlayamaması, kurumun güvenilirliğini ciddi şekilde sorgulanır hale getirmiştir. Salgının başlangıcında, Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalığın ciddiyetini hafife aldığı ve gerekli önlemleri zamanında alamadığı eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öyle ki, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, yüz milyonlarca insanın ise doğrudan etkilediği bir salgın hastalığın isminin, niteliğinin ve ciddiyetinin belirlenmesi noktasında dahi Dünya Sağlık Örgütü’nde yaşanan belirsizlikler, önümüzdeki dönemde bu acil durumların tekrarının yaşandığı takdirde insanlığın bugünden daha fazla kırılganlıklarla karşı karşıya kalması riskini doğurmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya Gıda Örgütü, açlıkla mücadele ve küresel gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla kurulmuştur. Ancak, iklim değişikliği gibi faktörlerin tarımsal üretimi etkilemesi ve kaynakların adil bir şekilde dağıtılmaması, Dünya Gıda Örgütü’nün etkin bir liderlik sergileme yeteneğini zayıflatmıştır. Son yıllarda, dünya genelinde artan açlık ve yetersiz beslenme sorunları, Dünya Gıda Örgütü’nün yetersiz kaldığını ve küresel gıda güvenliği konusunda başarısız olduğunu göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birleşmiş Milletler çatısı altında faaliyet gösteren beş uzman kuruluşun ortaklığında yayımlanan Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu Raporu, sadece 2019’dan bu yana dünyada 122 milyondan fazla ilave insanın açlıkla karşı karşıya kaldığına işaret etmektedir. İklim değişikliğiyle birlikte tarımsal üretimin derinden etkilenmesi güvenli ve sürdürülebilir gıda üretimini risk altına almaya devam etmektedir. Açlık ve yetersiz beslenme insanlığın tehdit ederken Dünya Gıda Örgütü bu tehdidi bertaraf etmede etkin bir liderlik sergileyemiyor ve kaynakların adil bir şekilde dağıtılmasında yetersiz kalmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel sorunlarla başa çıkma gayesiyle tesis edilen uluslararası kuruluşların giderek daha büyük bir hızda işlevsizleşmesi, insanlığın küresel sınamalara karşı elini giderek zayıflatmakta ve özellikle uluslararası toplumun önünde duran acil sorunlara etkin bir şekilde yanıt verme kapasitesini sınırlamaktadır. Bu durum, uluslararası iş birliği ve koordinasyonun giderek daha da önem kazandığı bir dönemde hiç şüphe yok ki uluslararası toplumun güvenini zedelemektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><strong>DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ İLE BERABER ŞEKİLLENEN TİCARETTEKİ DÖNÜŞÜM İHTİYACI</strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel sistemin by-pass ihtiyacı ve uluslararası kuruluşların işlevsizleşmesi tartışılırken hiç şüphe yok ki küresel ajandanın önceliklerinden olan ekonomik büyüme ve ticaret bağının zayıflamasının değerlendirilmesi de gerekmektedir. Bu bağlamda çalışmanın bu bölümünde yapılacak tartışmalara bir altyapı oluşturması açısından Dünya Ticaret Örgütü’nün misyonu ve tarihsel sürecine değinilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) 1995 yılında Uruguay Round görüşmeleri sonunda küresel ticaretin kolaylaştırılması amacıyla kurulmuş, II. Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte gelişen Genel Anlaşma ve Ticaret Tarifeleri’nin (GATT) bir ardılı olarak kabul edilmektedir. En temel amacıyla Dünya Ticaret Örgütü, küresel ticaretin kolaylaştırılmasının teşviki, ticaret engellerinin kaldırılması, uluslararası ticaretin ortak kurallarının belirlenmesi amaçlarıyla tesis edilmiştir. Kuruluş bu misyonunu ticaret politikalarının şeffaf ve adil bir şekilde tasarlanması, adaletli bir ticaret sisteminin oluşturulması ve sonuç olarak küresel ticaretin ekonomik büyümeyi destekleyen yapısının süregelmesi vizyonuyla yerine getirmeyi hedeflemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak yakın geçmişte küresel ticarette ve dolayısıyla ekonomik büyümeyle olan ilişkisinde yaşanan kırılganlıklar Dünya Ticaret Örgütü’nün misyonunu, etkinliğini ve işlevini sorgulanır hale getirmiştir. Ulaştığımız noktada Dünya Ticaret Örgütü özellikle karar alma mekanizmasının tıkanması ve üye ülkeler arasındaki siyasi anlaşmazlıkların uluslararası ticaretin kuruluş misyonundaki unsurlardan uzaklaşması sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, geçmişten günümüze süregelen görüşmelerin de anılan sebepler ile birlikte tıkanması da Dünya Ticaret Örgütü’ne ticaret engellerini azaltma ve ticaretin serbestleştirilmesi konusundaki misyonunu zayıflatmaktadır. Örneğin Örgütün Doha Development Agenda (DDA) olarak bilinen görüşmeleri 2001 yılında başlamış ancak sonuçsuz kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya Ticaret Örgütü’nün işlevsizleşmesi, küresel ticaretin hızlı dönüşümü ve hızla değişen dinamiklerine karşı kuruluşun aynı hızda kendini güncelleyememesinden kaynaklanmaktadır. Son yıllarda, küresel ticaretteki değişen eğilimler ve yeni teknolojiler, DTÖ&#8217;nün kurallarının ve mekanizmalarının eskiyen yapısını sorgulamamıza neden olmuştur. Özellikle, dijital ekonomi, hizmet ticareti ve fikri mülkiyet hakları gibi alanlarda, DTÖ&#8217;nün mevcut kuralları ve anlaşmaları bu alanların ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Bu durum, DTÖ&#8217;nün işlevsizliğine ve etkinliğinin sorgulanmasına neden olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlaveten, uluslararası ilişkiler ile ikili-çoklu siyasi konjonktürel gelişmeler de DTÖ’nün karar alma mekanizmalarının tıkanmasına ve toplanan zirvelerin, gerçekleştirilen konferansların sonuçsuz kalmasına, masanın etrafına toplanan üye ülkelerin kendi çıkarları uğruna küresel ticaretin gelişimini feda etmesine sebep olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><strong>BÜYÜMENİN OKSİJENİ NİTELİĞİNİ KAYBETMEYE BAŞLAMASI ÇIKMAZLARI BERABERİNDE GETİRİYOR</strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ticaret tarih sahnesine çıktığından beri ekonomik büyüme ve refahın önemli bir kaynağı olmuştur. Adam Smith&#8217;in Ulusların Zenginliği adlı eserinde dış ticaretin ülkeler arasında karşılıklı fayda sağlayarak ekonomik büyümeyi teşvik ettiğini ve refahı artırdığını ifade eder. Ancak, son yıllarda küresel ticaretin içinde bulunduğu zorlu dönem, bir dizi faktörün etkisiyle belirsizlik ve durgunlukla karşı karşıyadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Dünya Ekonomik Görünüm veri tabanından elde edilen verilere göre, 1980-2023 dönemi için küresel ekonomik büyüme ortalama %3,4 düzeyinde gerçekleşirken aynı dönemde küresel ticaretin büyümesi ise %5 olmuştur. Bu sonuç hiç şüphe yok ki, Adam Smith ile başlayan ve daha sonra ticaretin serbestleşmesinin ülkeler ve küresel ekonomi için büyüme ve refah kaynağı olduğuna ilişkin tartışmalara dair önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uzun dönemli görünüme büyüteç ile biraz yakınlaştığımızda farklı dönemler itibarıyla küresel büyüme ve ticaret arasındaki bağıntının değişime uğradığını ve özellikle son on yıllık dönemde ticaretin büyümeyi besler rolünü biraz olsun yitirdiğini görmekteyiz. Tablo 1 farklı dönemler itibarıyla büyüme ve ticaret arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tablo: 1980 – 2029 Döneminde Küresel Büyüme ve Ticaret Hacmi Görünümü</strong></p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td>Dönemler</td><td>Küresel Büyüme Ortalaması (%)</td><td>Küresel Ticaret Hacmi Artışı Ortalaması (%)</td><td>Küresel İhracat Artışı Ortalaması (%)</td></tr><tr><td>1980-89</td><td>3.2</td><td>4.6</td><td>4.9</td></tr><tr><td>1990-99</td><td>3.1</td><td>6.7</td><td>6.9</td></tr><tr><td>2000-09</td><td>3.8</td><td>5.2</td><td>5.1</td></tr><tr><td>2010-19</td><td>3.7</td><td>4.6</td><td>4.5</td></tr><tr><td>2020-23</td><td>2.6</td><td>2.1</td><td>2.2</td></tr><tr><td>2012-23 &#8211; (Salgın Hariç)</td><td>3.4</td><td>3.2</td><td>2.5</td></tr><tr><td>2024-29 (Öngörü)</td><td>3.1</td><td>3.3</td><td>3.2</td></tr><tr><td>Uzun Dönemli (1980 -2023)</td><td>3.4</td><td>5.0</td><td>5.0</td></tr></tbody></table><figcaption class="wp-element-caption"><strong><em>Kaynak: </em></strong><em>IMF.</em></figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Buna göre, 1980’i, 1990’lı ve 2000’li yıllarda küresel ticaretteki artış küresel büyümenin üzerinde gerçekleşmiş, ticaret ekonomik büyüme için bir oksijen rolü üstlenmiştir. Ancak 2010’lu yıllarla birlikte hem dünya ekonomisini büyüme hızı hem de ticaretin büyüme hızı gerilemeye başlamış ve 2020’li yıllar ile birlikte ticaretin büyümesi küresel büyümenin altında kalmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Şekil 1: 1980 – 2029 Döneminde Küresel Büyüme ve Ticaret Hacmi Görünümü</strong></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="537" src="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-1024x537.png" alt="" class="wp-image-7209" srcset="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-1024x537.png 1024w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-300x157.png 300w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-768x402.png 768w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-1536x805.png 1536w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image1-2048x1073.png 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption"><strong><em>Kaynak: </em></strong><em>IMF.</em></figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Aslında bu gelişme 2020’li yıllar ile başlamamış; 2009 Küresel Ekonomik Krizi ve hemen ardından Avrupa’da yaşanan borç krizi sonrasında küresel ekonominin toparlanma sürecinde küresel ticaret büyüme önceki dönemlere kıyasla daha zayıf bir destek verebilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Şekil 2: 2010 – 2023 Döneminde Küresel Büyüme ve Ticaret Hacmi Görünümü</strong></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="584" src="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-1024x584.png" alt="" class="wp-image-7210" srcset="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-1024x584.png 1024w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-300x171.png 300w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-768x438.png 768w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-1536x876.png 1536w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image2-2048x1168.png 2048w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption"><strong><em>Kaynak: </em></strong><em>IMF.</em></figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Öyle ki, 2012-2023 yılları arasındaki dönemde salgın sebebiyle ekonomik aktivitenin hızlı düştüğü ve sonrasında da baz etkisiyle hızlı yükseldiği 2020 ve 2021 yıllarını dışarıda bıraktığımızda küresel büyüme %3,4 düzeyinde gerçekleşirken bu dönemde küresel ticaret hacminin büyümesi %3,2 olarak gerçekleşmiş, küresel ihracattaki artış ise yalnızca %2,5 düzeyinde kalmıştır. Son dönemde büyümenin üzerindeki performansını biraz olsun kaybeden küresel ticaretin önümüzdeki dönemde yeniden eski performansına yakınsaması yönünde öngörüler yapılsa da hiç şüphe yok ki bu durum ancak başta Dünya Ticaret Örgütü olmak üzere uluslararası ticaretin kurumsal dönüşümün başarıyla gerçekleşmesiyle mümkün olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Şekil 3: 2000 – 2029 Döneminde Küresel Büyüme ve Ticaret Hacmi Görünümü ve Öngörüleri</strong></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="607" src="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3-1024x607.png" alt="" class="wp-image-7211" srcset="https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3-1024x607.png 1024w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3-300x178.png 300w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3-768x455.png 768w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3-1536x910.png 1536w, https://tiud.org.tr/wp-content/uploads/2024/06/kuresel_sisteme_by-pass_ihtiyaci_image3.png 2025w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption class="wp-element-caption"><strong><em>Kaynak: </em></strong><em>IMF.</em></figcaption></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası ticaretin etki alanının zayıflaması döneminin dinamiklerini incelemek istediğimizde, özellikle ABD ile Çin arasında başlayan ticaret savaşlarının küresel ticareti zorlu bir döneme soktuğunu ifade etmek gerekir. Dünyanın en büyük iki ekonomisi ve ticaret ortağı arasında önce ticaret dalaşları olarak başlayan ancak sonrasında ticaret savaşlarına dönüşen dönem, tüm dünyayı etkileyecek şekilde ticaret engellerinin artmasına ve ticarette korumacılık politikalarının yaygınlaşmasına sebep olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çin&#8217;in yükselişi ve ekonomik gücünün artmasıyla birlikte, ABD&#8217;nin ticaret açığı endişeleri ve fikri mülkiyet haklarının ihlali gibi konular ticaret savaşlarının temel nedenlerinden biri haline gelmiştir. Ticaret savaşları, gümrük vergilerinin artması, ticaret kısıtlamalarının getirilmesi ve tedarik zincirlerinin bozulması gibi sonuçlar doğurmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ticarette korumacılık rüzgarlarının estiği dönemin hemen ardından ise hem iç ticarette hem de dış ticarette ezberleri bozan, sadece oyunun kurallarını değiştirmekle kalmayıp oyunu baştan dönüştüren Kovid-19 salgını ve sonrasındaki dönem de uluslararası ticareti derinden etkilemiştir. Küresel tedarik zincirlerinin bozulması ekonomik dönüşüm gereğini beraberinde getirirken sonrasındaki <em>‘yeni normal’</em> dönemde küresel ticaretin ve ekonomik büyümenin toparlanma çabaları halen devam etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyanın eşanlı mücadele etmek zorunda kaldığı sınamaların en önemlileri arasında iklim değişikliği gelmektedir. Hayatın her alanını doğrudan etkileyen iklim değişikliği, kuraklık, kıtlık, olağanüstü meteorolojik olayların ortaya çıkardığı ekonomik kayıp, iklim değişikliğine karşı geliştirilen yeşil ve dijital dönüşüm politikalarının ekonomik ve kurumsal maliyeti gibi hususlarla birleştiğinde küresel ekonomik aktiviteyi ve uluslararası ticareti zayıflatan bir yapıya bürünmüştür. Bununla birlikte, yakın gelecekte ticarette yeşil ve dijital dönüşümün bir gereği olarak hayata geçirilecek karbon fiyatlaması düzenlemeleri de uluslararası ticaretteki karmaşıklığı daha da artıracaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu zorlu dönemde uluslararası ticaretin yeniden ekonomik büyümeyi destekleyen yapıya kavuşması için küresel ticaret sisteminin yeniden değerlendirilmesi ve inşa edilmesi gerekmektedir. Geçmiş tecrübeler göstermektedir ki, korumacı dönemler küresel ekonomik aktiviteyi ve refahı baskılamaktadır. Günümüzün sorunlarının başında ise korumacı politikalarla birlikte kurumsal işlevsizleşme sıkıntılarının, sorunlara çözüm bulması amacıyla tesis edilen uluslararası kuruluşlara sirayet etmesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><strong>TİCARET SİSTEMİNİN YENİDEN İNŞASI İÇİN ÖNERİLER VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ</strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zor zamanlar köklü dönüşümleri ve etkili adımları gerektirir. Tıkanan dünya ticaret sistemi de büyüme-ticaret ilişkisinin etkinliğinin yeniden değerlendirildiği inşa adımları politikasını da gerekli kılmaktadır. Ticaretin serbestleştirilmesi, ticaret engellerinin kaldırılması ve küresel ticaretin yeniden canlandırılması için daha fazla çaba sarf edilmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca, iklim krizi gibi yeni zorluklarla başa çıkmak için ticaretin sürdürülebilir ve yeşil bir şekilde yeniden şekillendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, küresel liderlerin ve uluslararası kuruluşların işbirliği yaparak, ticaretin yeniden büyümenin oksijeni niteliğine kavuşmasını sağlayacak politikaları belirlemeleri ve uygulamaları hayati önem taşımaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün geldiği noktada, DTÖ&#8217;nün yeniden yapılandırılması ve güçlendirilmesi öncelikli yapılması gerekenler arasındadır. Kuruluşun karar alma mekanizmalarının revize edilmesi, üye ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların çözülmesi ve kurallarının güncellenmesi gerekmektedir. Ayrıca, DTÖ&#8217;nün yeni ticaret eğilimlerine uyum sağlaması ve dijital ekonomi gibi yeni alanlarda daha etkili olması için reformlar yapılmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ticaret sisteminin büyümeyi ve refahı güçlendirecek doğrultuda dönüşümü için hayata geçirilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi ve kurumsal reformlar</strong>:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ticaret sisteminin yeniden inşası için öncelikli olarak tıkanan damarların açılması önem arz etmektedir. Bu bağlamda, küresel ticaretin yeniden büyümeye destek verecek şekilde biçimlendirilmesi öncelikli amacıyla uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi ve bu doğrultuda kurumsal reformların hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bugün gelinen noktada ülkelerin kendi çıkarlarını öne koyan bir vizyon ile masaya oturması, Dünya Ticaret Örgütü tarafından organize edilen zirvelerin ya da toplantıların sonuçsuz bir şekilde sona ermesine sebep olurken ortaya sunulan politika önerileri de uluslararası ticareti desteklemekten hayli uzaktadır. Ülkelerin kapsayıcı bir iş birliği içerisinde ticaret kurallarının günümüz dinamiklerine uygun şekilde modernizasyonuna, ticaret anlaşmazlıklarının kapsayıcı bir vizyon ile çözüme ulaştırılmasına ve bu doğrultuda uluslararası ticaretin daha şeffaf ve adil bir şekilde gelişiminin sağlanmasına destek verecek yaklaşımda olmaları da önemlidir. Bu noktada, küresel ticaretin yönetişiminin güçlendirilmesi ve küresel ticaretin daha sürdürülebilir bir şekilde gelişmesi Dünya Ticaret Örgütü’nün yeniden hayata geçirebileceği bir misyon olarak şekillenmeli, Örgüt küresel ticaretin yeniden inşası noktasında aktif bir rol üstlenmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ticaret engellerinin azaltılması ve serbest ticaretin teşviki</strong>:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün yaşanan sorunların temelinde yatan kurumsal aksaklıkların çözüme kavuşturulmasıyla birlikte ticaretin yeniden büyümenin oksijeni rolü kazanması için atılacak bir diğer önemli adım da ticaret engellerinin azaltılması ve serbest ticaretin yeniden, günümüz konjonktürel gelişmeleri ışığında teşvik edilmesi olacaktır. Bu bağlamda, gümrük vergilerinin, ilave yükümlülüklerin ve ticaret kısıtlamalarının küresel ticaretin gelişimi yönünde yeniden değerlendirilmesi küresel büyümeyi ve refahı artıracak unsurlar olacaktır. Ticaretin daha kolay ve daha güvenli gerçekleştirilmesi pozitif yayılma etkisiyle maliyet avantajı ile birlikte iş yapma ortamını iyileştirmektedir. Dolayısıyla, kurumsal aksaklıkların giderilmesiyle birlikte ticaretin serbestleştirilmesine yönelik atılacak adımlar ekonomik büyümenin ve refahın besleyicileri olarak aktif rol üstlenecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Dijital ticaretin desteklenmesi ve yenilikçilik</strong>:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ticaretin yeniden inşası için diğer bir politika önerisi olarak dijital ticaretin desteklenmesi ve yenilikçiliğin teşvik edilmesi değerlendirilebilir. Günümüzde, dijital teknolojilerin hızla gelişmesi ve dijital ekonominin önemi giderek artmaktadır. Bu nedenle, dijital ticaretin teşvik edilmesi ve desteklenmesi, küresel ticaretin büyümesini ve sürdürülebilirliğini artırabilir. Dijital dönüşüme yönelik atılacak adımlarla şekillenecek politikalar dijital ticaretin engellerinin kaldırılmasını, dijital ticaretin düzenlenmesini ve dijital ticaretin sınırlar ötesi işlemlerini kolaylaştırmayı içermektedir. Dijitalleşmeyle birlikte küresel bir vizyonda yenilikçiliği teşvik edilmesi de ticaret vesilesiyle ortaya çıkabilecek yeni fırsatların avantaja çevrilmesini mümkün kılacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sürdürülebilir ticaret ve yeşil ekonomi</strong>:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç şüphe yok ki önümüzdeki dönem dijitalleşmeyle birlikte yeşil dönüşümün de küresel ajandanın ilk sırasında yer aldığı bir dönem olacaktır. İklim krizi ve çevresel sorunlar, küresel ticaretin dönüşümünü ve sürdürülebilirlik anlayışının güçlenmesini gerektirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurumsal iyileşmesinin dijitalleşme ve yeşil dönüşümün unsurları olan yeşil teknolojilerin ve çevre dostu ürünlerin ticaretinin teşvik edilmesi, sürdürülebilir tedarik zincirlerinin oluşturulması ve küresel ticaretin hem karbon emisyonlarının artmasının önüne geçen hem de kaynakların etkin olarak kullanıldığı bir vizyonda gerçekleştirilmesiyle harmanlanması, küresel ticaretin yeniden inşasının aynı zamanda sürdürülebilir olmasının önünü açacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Eşitlikçi ticaret politikaları ve kapsayıcı büyüme</strong>:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ülkelerin korumacı eğilimlerle kendi çıkarlarını ön plana koymaları ticaret politikalarının kapsayıcılığını ve eşitliğini sekteye uğratmaktadır. Küresel ticaretin yeniden inşası sürecinde, ticaret politikalarının daha adil ve kapsayıcı olması önem arz etmektedir. Bu bağlamda, düşük gelirli ve gelişmekte olan ülkelerin ticarette daha fazla fırsata erişiminin sağlanması, küçük işletmelerin ve kadın girişimcilerin ticarette daha fazla yer almasının teşvik edilmesi ve uluslararası ticaretin küresel gelir adaletsizliğini azaltma hedefine sahip olması önem arz etmektedir. Ancak bu şekilde, küresel ticaretin yeniden ekonomik büyümeyi desteklediği kadar refahı da artıran bir yapıya bürünmesi mümkün olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya Ticaret Örgütü’nün kurumsal güncellemesi ve küresel ticaret sisteminin yeniden inşası sürecinde Türkiye’nin aktif bir rol oynaması gerekmekte ve beklenmektedir. Türkiye, bölgesinde güç kazanan bir aktör olarak DTÖ&#8217;nün yeniden yapılanması sürecine katkı sağlayabilir, küresel ticaretin serbestleştirilmesini teşvik edebilir, uluslararası ticaretin kurallarının güncellenmesine destek verebilir ve kendi ticaret politikasını bu doğrultuda şekillendirebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birincil olarak, Türkiye, coğrafi konumu ve transit ticaret potansiyeli sayesinde küresel ticaretin kavşağında yer almaktadır. Avrupa ile Asya arasındaki köprü konumundaki Türkiye, lojistik ve taşımacılık alanlarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, Türkiye&#8217;nin transit ticaretin kolaylaştırılması ve lojistik altyapısının güçlendirilmesi yoluyla küresel ticaretin gelişimine katkıda bulunması beklenmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkincisi, Türkiye&#8217;nin ürün ve pazar çeşitliliğine bağlı ihracat yapısı ve özellikle otomotiv, tekstil, gıda, inşaat ve hizmetler gibi alanlarda yoğunlaşan güçlü endüstriyel yapısı Türkiye’ye küresel rekabette avantaj sağlamaktadır. Bölgesindeki ve küresel aktörlerle ikili ve/ya çoklu iş birlikleri ile Türkiye sahip olduğu rekabet avantajını kendi faydasına kullanabilir. Hiç şüphe yok ki, Türkiye’nin bu doğrultudaki kararlılığı küresel ticaretin yeniden şekillenmesi sürecine de momentum sağlayabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye&#8217;nin bölgesel ve çok taraflı ticaret anlaşmaları aracılığıyla ticaretteki engelleri kaldırması ve iş birliğini artırması, küresel ticaretin gelişimine katkı sağlayabilir. Türkiye’nin başta Gümrük Birliği Anlaşması’nın güncellenmesi olmak üzere ticaret ortaklarıyla sahip olduğu iş birliklerinin güncellenmesi ve bu yol ile güçlendirilecek bölgesel ticaret iş birlikleri ve çok taraflı ticaret girişimleri, ticaret sisteminin dönüşüm sürecinde Türkiye’nin karşısına çıkan fırsatları avantaja çevirmesinde faydalı olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede sürdürdüğü mücadelede başta Sıfır Atık Projesi olmak üzere küresel çaptaki başarıları da yeşil dönüşüm ve sürdürülebilir kalkınma alanında küresel dönüşüm sürecine ivme kazandırabilir. Bu noktada, özellikle Türkiye’nin en büyük ticaret partneri olan Avrupa Birliği’ndeki gelişmeler yakından takip edilerek yeni öneme uyum sağlanmalı ve Türk ticaret erbabının bu dönüşüm sürecinden fayda sağlaması tesis edilmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, Türkiye&#8217;nin ticaret açısından rolü, küresel ticaretin yeniden inşası ve çıkmazların çözüme kavuşturulması sürecinde önemlidir. Türkiye, stratejik konumu, güçlü ekonomisi ve kararlı ticaret politikalarıyla küresel ticaretin gelişimine ve sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ticaretin çıkmazlarla ve birçok sınamayla dolu bir dönemden geçtiği ve ticaretin yeniden inşası için çözümlerin arandığı bir zaman diliminde, önümüzdeki dönemin Türkiye ve küresel ticaret adına doğru değerlendirilmesi kritik bir öneme sahiptir. Bu çalışmada küresel kuruluşların işlevsizleşmesi süreciyle birlikte temel olarak incelenen küresel ticaretin karşı karşıya kaldığı zorluklar, yeni dönemin başta kurumsal altyapı olmak üzere ticaret sisteminin yeniden inşasını zaruri kılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün Dünya Ticaret Örgütü’nde çıkmaza giren karar alma mekanizmalarının ülkelerin iş birliğini ve politikaların kapsayıcılığını önceleyen şekilde güncellenmesi ve bu yönde kurumsal reformların hayata geçirilmesi gerekmektedir. Ticaretin yeniden inşasında, uluslararası kuruluşların daha etkili bir şekilde çalışması ve ticaret kurallarının güncellenmesi önem arz etmektedir. Ayrıca, ticaret engellerinin azaltılması, dijital ticaretin desteklenmesi, sürdürülebilir ticaretin teşviki, eşitlikçi ticaret politikalarının benimsenmesi ve kapsayıcı büyümenin teşviki gibi politika seçenekleri de küresel ticaretin yeniden inşasının sütunlarını oluşturmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küresel ticaretin yeniden büyümenin ve refah artışının besleyicisi olma rolünü üstlenmesi açısından ticaretin dönüşümünde ticari engellerin azaltılması, küresel ticarette yeniden serbestleşme rüzgarlarının hüküm sürmesi ve gerek ikili gerekse de çoklu iş birlikleriyle ticaretin tüm dünyada daha kolay yapılması büyük önemi haizdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün bu hususlar ışığında Türkiye, bu dönüşüm sürecinde doğru politika adımlarıyla küresel ticaretin yeniden inşası ve çıkmazların çözüme kavuşturulması sürecinde aktif rol üstlenmelidir. Çalışmada anılan politika önerileriyle birlikte Türkiye’nin sahip olduğu stratejik konumu ve rekabet avantajını hem küresel ticaretin yeniden canlandırılması hem de yeni dönemin Türkiye’nin çıkarına şekillenmesi amacıyla avantaja dönüştürmesi gerekmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünümü 2023. Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2024</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ticaret Yollarından Tedarik Zincirlerine Tarihsel Dönüşüm</title>
		<link>https://tiud.org.tr/2023/12/24/ticaret-yollarindan-tedarik-zincirlerine-tarihsel-donusum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert Can Duman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Dec 2023 14:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ticarette Uzman Görüş 64]]></category>
		<category><![CDATA[Export]]></category>
		<category><![CDATA[İhracat]]></category>
		<category><![CDATA[İkiz Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Supply Chains]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sustainability]]></category>
		<category><![CDATA[Tedarik Zincirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ticaret Rotaları]]></category>
		<category><![CDATA[Trade Routes]]></category>
		<category><![CDATA[Twin Transformation]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://tiud.org.tr/?p=6931</guid>

					<description><![CDATA[Tedarik zincirlerinin evriminin değerlendirildiği bu çalışmada tarihsel ticaret rotalarından günümüzdeki modern yapıya dönüşümü ortaya konmaktadır. Tarihte Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi ile birlikte küresel ticarette önce yeni rotaların keşfi, daha sonrasında ise üretim süreçlerindeki mekanizasyon ve standardizasyon tedarik zincirlerinin uluslararası boyutta dönüşümünü ve entegrasyonunu hızlandırmıştır. Günümüze yaklaştığımızda ise Kovid-19 salgınıyla birlikte küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve bağımlılığı ortaya çıkmış, salgın sonrasındaki yeni normal süreçte üretimde ve tedarikte yerelleşme eğilimleri, sürdürülebilir biz vizyon ile dijitalleşmenin daha etkin kullanımı dikkat çekmiştir. Çalışmanın tedarik zincirlerinin geleceğine ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı bölümünde ise yapay zekâ, otomasyon ve akıllı uygulamaların dönüşümde daha etkin rol alacağı ve veri analitiğinin tedarik zincirlerindeki öneminin artacağı değerlendirilmektedir. Çalışmanın son bölümünde ise Türkiye’nin söz konusu dönüşüm sürecindeki yeri ve önemine değinilerek teknolojiye odaklı yatırım vizyonu, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm unsurları, lojistik altyapının güçlendirilmesi ve sürdürülebilir odaklı politikaların benimsenmesinin Türkiye’nin tedarik zincirlerindeki entegrasyonunu güçlendireceği değerlendirilmektedir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity"/>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÖZET</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tedarik zincirlerinin evriminin değerlendirildiği bu çalışmada tarihsel ticaret rotalarından günümüzdeki modern yapıya dönüşümü ortaya konmaktadır. Tarihte Coğrafi Keşifler ve Sanayi Devrimi ile birlikte küresel ticarette önce yeni rotaların keşfi, daha sonrasında ise üretim süreçlerindeki mekanizasyon ve standardizasyon tedarik zincirlerinin uluslararası boyutta dönüşümünü ve entegrasyonunu hızlandırmıştır. Günümüze yaklaştığımızda ise Kovid-19 salgınıyla birlikte küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve bağımlılığı ortaya çıkmış, salgın sonrasındaki yeni normal süreçte üretimde ve tedarikte yerelleşme eğilimleri, sürdürülebilir biz vizyon ile dijitalleşmenin daha etkin kullanımı dikkat çekmiştir. Çalışmanın tedarik zincirlerinin geleceğine ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı bölümünde ise yapay zekâ, otomasyon ve akıllı uygulamaların dönüşümde daha etkin rol alacağı ve veri analitiğinin tedarik zincirlerindeki öneminin artacağı değerlendirilmektedir. Çalışmanın son bölümünde ise Türkiye’nin söz konusu dönüşüm sürecindeki yeri ve önemine değinilerek teknolojiye odaklı yatırım vizyonu, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm unsurları, lojistik altyapının güçlendirilmesi ve sürdürülebilir odaklı politikaların benimsenmesinin Türkiye’nin tedarik zincirlerindeki entegrasyonunu güçlendireceği değerlendirilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Tedarik Zincirleri, Ticaret Rotaları, İhracat, İkiz Dönüşüm, Sürdürülebilirlik</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>HISTORICAL TRANSFORMATION FROM TRADE ROUTES TO SUPPLY CHAINS</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ABSTRACT</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">In this study, where the evolution of supply chains is evaluated, the transformation from historical trade routes to today&#8217;s modern structure is revealed. With the Geographical Discoveries and the Industrial Revolution, first the discovery of new routes in global trade, and then the mechanization and standardization in production processes accelerated the transformation and integration of supply chains on an international scale. As we approach today, the fragility and dependency of global supply chains have emerged with the Covid-19 pandemic, and in the new normal process after the pandemic, localization trends in production and supply, a sustainable vision and more effective use of digitalization have attracted attention. In the section of the study where evaluations are made regarding the future of supply chains, it is evaluated that artificial intelligence, automation and smart technologies will play a more active role in the transformation and the importance of data analytics in supply chains will increase. In the last part of the study, Turkiye’s role and importance in this transformation process is touched upon and it is evaluated that technology-oriented investment vision, digitalization, and green transformation elements, strengthening of logistics infrastructure and adoption of sustainable-oriented policies will strengthen Turkiye’s integration in supply chains.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Keywords:</strong> Supply Chains, Trade Routes, Export, Twin Transformation, Sustainability</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlık tarihinde ticaretin var oluşuyla beraber ilk çağlardan itibaren materyallerin ve bilgi birikiminin alışverişine konu olan ticaret yolları aynı zamanda taraflar arasındaki ikili veya çoklu diplomatik ilişkilerin kurulmasına, tarafların sadece ekonomik değil aynı zamanda kültürel olarak da birbirlerinden istifade etmesine imkân sağlamıştır. Uzak coğrafyalardaki farklı medeniyetlerin bir araya gelebilmesinin en kolay ve etkin yollarından birisi olan ticaret, siyasi gelişmeler ışığında farklı rotalar itibarıyla gerçekleşmeye ve gelişmeye devam etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyanın en eski ve belki de ticaret yolları dediğimizde akla gelen ilk örneği İpek Yolu. Çin’den başlayan ve Batı Roma İmparatorluğu’nda sonlanan İpek Yolu, farklı dönemlerde ticarete konu farklı ürünlerle dönüşüm geçirmiştir. Başlarda Doğu’nun ipeğini, kağıdını, değerli taşlarını Batı’ya taşıyan ve oradaki üretime konu eden İpek Yolu, 16. yüzyılda Avrupalı soyluların lüks eşya ve sanat eserleri tedarikinde, 19. Yüzyıl sonrasında petrol ile birlikte enerji tedarikinde, 21. yüzyılda ise yeni adıyla Kuşak-Yol Projesi ile teknoloji ürünleri başta olmak üzere farklı ürün gamlarının temininin ve tedarikinin sağlandığı bir yapıya dönüşmüş durumdadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İpek Yolu, Baharat Yolu, Amber Yolu, Kral Yolu, Çay Yolu, At Yolu… Örnekler çoğaltılabilir elbette. Doğu ile Batı arasında ticarete konu ürünlerin değiş tokuşunu sağlayan ticaret yolları aynı zamanda fikirlerin de değiş tokuşunu mümkün hale getirmiş, farklı coğrafyalar arasında kültürel alışverişi teşvik etmiş ve bilim, sanat ve felsefe gibi alanlarda da etkileşimi artırmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlık tarihi boyunca kaynaklara daha etkin erişimi tesis etmek, ürünlerin takasını sağlamak ve kültürel etkileşimi güçlendirmek hedefiyle kullanılan ticaret rotaları aynı zamanda günümüz tedarik zinciri kavramının da kökenini oluşturmaktadır. Tedarik zinciri temel olarak hammaddelerin üreticiden nihai kullanıcıya kadar olan tüm süreçlerdeki akışını ifade eder. Bu yönüyle, ticaret yolları yalnızca ürün değiş tokuşu değil, ilerleyen duraklardaki ihtiyaçların bir önceki duraklar tarafından karşılanmasını da mümkün kıldığı için tedarik zinciri kavramına da zemin oluşturmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Antik çağlarda hammaddelerin önemli üretim merkezlerinden tüketim bölgelerine taşınması olarak şekillenen ticaret yolları yol üzerinde taşıma, depolama ve dağıtım gibi unsurları da içinde barındırarak aslında bütün bu yönleriyle de birer tedarik zinciri olarak şekillenmiştir. Takvimler Orta Çağ ve Yeni Çağ’ı gösterdiğinde ise Coğrafi Keşiflerle birlikte hem ticaret yolları genişlemiş hem de tedarik zincirleri daha karmaşık hale gelmiştir. Bu dönemde deniz ticareti, kıtalar arası ticaretin ana omurgasını oluşturmuş ve tedarik zinciri, deniz taşımacılığı, liman işlemleri ve depolama gibi unsurları içeren daha karmaşık bir yapıya evrilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">18. yüzyıla gelindiğinde ise buhar gücünün üretimde kullanılmasıyla kıvılcımı yanan ve daha sonra büyük bir aleve dönüşecek olan Sanayi Devrimi, İngiltere’den başlayan bir rüzgâr ile kısa zamanda tüm dünyayı hükmü altına almıştır. Buhar gücü ve makineleşme gibi yenilikler, üretim süreçlerinde devrim yaratmış ve fabrika sistemlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Coğrafi Keşifler ile yapısında gelişim gözlemlenen tedarik zincirleri ise bu dönemde daha hızlı ve köklü bir değişim ve dönüşüm sürecinin tam ortasında yer alarak çok daha büyük ölçekli ve karmaşık bir yapıya dönüşmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanayi Devrimi ile birlikte ticaret yolları daha da gelişmiş ve tedarik zinciri, demiryolları, buharlı gemiler ve daha sonraları kamyon ve konteyner taşımacılığı gibi modern ulaşım ve lojistik sistemleriyle şekillenmiştir. Bu dönemde tedarik zinciri, üretimden tüketicilere kadar olan süreçte önemli bir optimize edilme ve hızlanma sağlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanayi Devrimi, tarihin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir ve üretim süreçlerinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Bu dönemde, teknolojik ilerlemeler ve seri üretim kavramı, tedarik zinciri yönetimini ve ticaret yollarını tamamen dönüştürmüştür. Sanayi Devrimi&#8217;nin, 18. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın başlarına kadar olan süreçte gerçekleştiği düşünülür ve bu dönemdeki değişiklikler modern ekonomik ve endüstriyel yapıyı oluşturmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç şüphe yok ki, Sanayi Devrimi dendiğinde akıllara gelen ilk kavram olan seri üretim kavramı, üretim süreçlerinin bir yerden başka bir yere hızlı ve köklü bir şekilde yol almasının da ilk adımı olarak kabul edilebilir. Sanayi Devrimi ile birlikte seri üretim yöntemlerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, üretimde artık makine gücünün kullanılmasıyla birlikte endüstrinin başkalaşması, zaten bütün bu gelişmelerin de isminin verildiği üzere birer devrim niteliğindedir. Seri üretim ile beraber birçok üründe standartlaşma ve tekrarlanma mümkün hale gelerek üretim süreçlerinin bu unsurlar etrafında yeniden şekillenmesi, bunun sonucunda da daha hızlı ve verimli yapıya bürünmesi sağlanmıştır. Üretimin hızlanması hammadde ihtiyacının artmasını, hammadde ihtiyacının artması ise üreticiden nihai kullanıcıya kadar geçen yolu ifade eden tedarik zincirlerinin de temelinden yeniden biçimlenmesi gereğini beraberinde getirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerekler sonuçları doğurur sözünü doğrularcasına Sanayi Devrimi ile birlikte dönüşüm ihtiyacı içerisinde olan tedarik zinciri yönetimi artık lojistik süreçleri de yanına alarak üretim, tedarik, iletim kavramlarını yeniden şekillendirmiştir. Endüstri Devrimi ile beraber gelen üretim süreçlerindeki standartlaşma, hammaddenin tedarikinden ürünün nihai tüketiciye ulaşmasına kadar olan süreçlerde daha etkin ve verimli lojistik süreçlerin geliştirilmesine imkân sağlamıştır. Bununla birlikte, bu dönemde demiryolu ağlarının gelişimi, limanların modernizasyonu ve depolama sistemlerindeki ilerlemeler de tedarik zincirinin daha hızlı ve daha etkin işlemesini sağlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarih sahnesinin tanıştığı seri üretim kavramı, etkin ve hızlı tedarik ve lojistik süreçleri ile doğduğu topraklar olan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dan kısa zamanda dünyanın kalan kısmına yayılmış ve dünyanın farklı bölgelerinde küresel ticaretin yeniden şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bahsi geçen süreçlerin hızlanması, tedarik zincirinin yavaş yavaş küresel bir vizyon kazanmasıyla birlikte hammaddelerin ve ürünlerin daha hızlı ve geniş ölçekte taşınması mümkün hale gelmiş; bu durum küresel ticaret ağlarının oluşumuna zemin hazırlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">20. yüzyılın ikinci yarısı ise teknolojinin gelişimiyle birlikte elektrik ve bilgisayar teknolojilerinin üretim faktörü olarak kendilerine yer bulmasını ve tıpkı buhar gücünün üretimde kullanılmaya başlandığı dönemde olduğu gibi üretim süreçlerinin hızlı ve köklü değişim ve dönüşümünü sağlamıştır. Birbirini besleyen faktörler olan sanayileşme ve teknolojik gelişmeler üretim süreçlerinin daha fazla otomasyon ve verimlilik ile gerçekleşmesine imkân sağlamıştır. Coğrafi Keşifler’den başlayan tedarik zinciri yönetiminin süregelen köklü değişim ve dönüşüm süreci kendini bu dönemde de sürdürmüş; tedarik zincirleri daha karmaşık ve bütünleşmiş bir yapıya bürünmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanayi Devrimi’nin seri üretim armağanıyla başlayan süreç elektrifikasyon ve teknolojik ilerlemelerle birlikte küresel ticaret ağlarının oluşumuna, tedarik zincirlerinin karmaşık ve entegre yapılarının dünyanın her bir ülkesinin üretim süreçlerinin bir aşamasına dahil olduğu küresel bir zincire dönüşmesine; böylece modern ekonomik ve endüstriyel düzenin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Bahsini geçirdiğimiz dönemdeki hızlı değişiklikler ve gelişmeler, günümüz tedarik zinciri yönetimi ve üretim süreçlerinin de temelini oluşturmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TEKNOLOJİK GELİŞMELERLE BİRLİKTE TEDARİK ZİNCİRLERİNDE YENİ DÖNEM</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğiyle beraber hızlanan teknolojik ilerlemeler ticaret yollarının ağlara dönüşmesine, tedarik zincirlerinin giderek daha küresel bir hal almasına ve karmaşıklaşan söz konusu unsurların ticaretteki yeri ve öneminin giderek daha da artmasına vesile olmuştur. 21. yüzyıl ile beraber hayatımıza giren büyük veri analitiği, yapay zekâ, bulut bilişim, otomasyon gibi kavramlar, yeni teknolojilerin tedarik zincirlerinde ve lojistik süreçlerinde kullanılmasıyla birlikte söz konusu süreçlerin verimliliğinin, esnekliğinin ve hızının önemli bir derece artmasını sağlamıştır. Coğrafi Keşifler ile birlikte denizyolu taşımacılığının, Sanayi Devrimi ile birlikte ise demiryolu taşımacılığının ticaretteki rolünün artmasıyla hızlanan tedarik süreçleri, teknolojinin nimetlerinden yararlandığımız günümüzde IoT (Nesnelerin İnterneti) teknolojisi ile birlikte anbean takip edilen, gerçek zamanlı analizi yapılan bir hale dönüşmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Teknolojik gelişmeler tedarik zincirleri kavramında yeni bir sayfayı sonuna kadar açmıştır. Hızlı teknolojik gelişmelerle birlikte hayatın her alanında olduğu gibi ticarette ve tedarik zincirlerinde de hızlı dijitalleşme ve optimizasyon kavramları önemli role sahip duruma gelmiştir. Öyle ki, günümüzün lojistik süreçleri iletişimden taşımacılığa, depolamadan süreç yönetimine, veri analizinden geri bildirimlere kadar her bir aşamasının detaylı ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilip incelenebildiği bir hale dönüşmüştür. Bununla birlikte, antik çağlarda hammaddelerin kaynağından muhatabına taşınmasından ibaret olan tedarik zinciri kavramı zamanla birlikte yavaş yavaş bir zincir haline dönüşmüş, hızlı gelişmeler ışığında ise küresel ticaretin ve üretimin kökünden değişerek modern tedarik zincirleri haline evrilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada, teknolojik gelişmeler ışığında tedarik zinciri kavramındaki gelişim ve dönüşümü incelediğimizde öne çıkan teknolojik unsurların ortaya çıkardığı değişim ve dönüşüm hususlarından bahsetmek gerekir:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Bilgi teknolojilerinin gelişimiyle birlikte bilgisayarların, yazılım sistemlerinin ve özellikle internetin üretim ve tedarik süreçlerinde daha yoğun kullanılması, tedarik zincirlerinin daha verimli yönetilmesine ve karar alma süreçlerinin daha hızlı hale gelmesine vesile olmuştur. Böylece tedarik zinciri yönetiminde tedarik ve talep dengesi daha etkin (efficient) bir şekilde yönetilebilmektedir.</li>



<li>Otomasyon ve robotik teknolojilerin gelişmesi, üretim ve depolama süreçlerinde büyük bir değişim yaratmıştır. Otomasyon sayesinde, üretim süreçleri daha hızlı, daha verimli ve daha hatasız hale gelmiştir. Ayrıca, robotlar depolama ve paketleme süreçlerinde insan gücünü tamamlayıcı bir rol oynamış ve tedarik zincirinin daha verimli işlemesine olanak sağlamıştır.</li>



<li>Veri analitiği ve yapay zekâ, tedarik zincirinin yönetiminde ve planlamasında önemli bir rol oynamıştır. Büyük veri analizi sayesinde, tedarik zinciri yöneticileri, stok yönetimi, talep tahmini ve lojistik planlamasında daha doğru ve etkili kararlar alabilmektedirler. Yapay zekâ, karmaşık tedarik zinciri sorunlarını çözmekte ve süreçlerin otomatik olarak optimize edilmesine yardımcı olmaktadır.</li>



<li>Gelişmiş ulaşım teknolojileri ve küresel lojistik ağları, tedarik zincirlerinin dünya çapında daha hızlı ve daha etkin işlemesine imkân sağlamıştır. Hava kargo, deniz yolu taşımacılığı ve yüksek hızlı trenler gibi gelişmiş taşıma sistemleri, tedarik zincirinin daha hızlı ve daha güvenilir bir şekilde küresel ölçekte yönetilmesini sağlamıştır.</li>



<li>E-ticaret ve dijital ticaret platformları, tedarik zincirinin perakende ve tüketici aşamalarında büyük değişimlere yol açmıştır. Bu platformlar, tedarik zinciri yöneticilerine müşteri taleplerini daha iyi anlama ve bu taleplere hızlı bir şekilde yanıt verme imkânı sunmuştur. Ayrıca, bu platformlar, tedarik zincirinin daha esnek ve müşteri odaklı olmasını sağlamıştır. 2022 yılı sonu itibarıyla küresel çapta 5,5 trilyon dolar hacme ulaşan e-ticaret sektörünün önümüzdeki dönemdeki hızlı büyümesinin devam etmesi beklenmektedir. Öyle ki tahminler, söz konusu hacmin 2023 yılı sonu itibarıyla 7 trilyon dolara yaklaşacağını öngörmektedir (World E-Commerce Forum, 2022).</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Sonuç olarak, 20. yüzyılın son çeyreğinden günümüze teknolojideki hızlı gelişmeler, tedarik zinciri yönetiminin temelinde köklü bir dönüşüm yaratmıştır. Bu dönüşüm, tedarik zincirinin daha hızlı, daha verimli, daha esnek ve daha müşteri odaklı bir yapıya evrilmesini sağlamıştır. Teknolojideki ilerlemelerin devam etmesiyle birlikte, tedarik zinciri yönetiminin daha da optimize edilmesi ve geliştirilmesi beklenmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TEDARİK ZİNCİRLERİNİN HIZLI DÖNÜŞÜMÜNE SALGIN KESİNTİSİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">2019 yılının sonlarında Çin’den gelen haberler ile sarsılan dünya, önünde bekleyen tehlikenin henüz farkına varamamıştı. Çin’de bilinmeyen bir sebepten dolayı ortaya çıkan hastalık sebebiyle insanlar hızla hayatlarını kaybediyor, hastalığın bulaşıcılık hızına dikkat çeken uzmanlar kötümser senaryolar çiziyordu. Korkulan oldu ve 2020 yılıyla birlikte Avrupa’ya hızla taşınan Kovid-19 hastalığı bir pandemiye (dünyada birden fazla ülkede veya kıtada, çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara verilen genel isim; çalışmanın devamında salgın olarak anılacaktır) dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üretim kapasitesindeki hızlı ve güçlü büyüme sebebiyle küresel tedarik zincirinin ilk halkası Çin’de bulunuyordu. Uzunca bir süredir küresel ticaret için mucizevi bir rol biçilen küresel tedarik zincirleri, Çin’de salgın sebebiyle yaşanan kapatmalar yüzünden daha ilk halkadan kopmaya başlamıştı. Kovid-19 ile birlikte insanlığın uzun bir süredir inşa ettiği modern tedarik zincirlerindeki kırılganlık derin bir şekilde gözler önüne serilmiş oldu. Salgın, uluslararası tedarik zincirlerinde kesintilere, mal ve hizmet temininde aksamalara ve talep değişikliklerine neden olurken özellikle Asya ülkelerinden yapılan ithalatın durmasıyla birlikte Batı’daki birçok endüstride birçok endüstride üretim durma noktasına gelerek büyük krizleri beraberinde getirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tedarik zincirlerinin antik çağlarda ticaret yollarıyla başlayan, daha sonra Coğrafi Keşifler ve Endüstri Devrimi ile başka bir faza geçen, takip eden dönemde ise hızlı teknolojik gelişmeler ile birlikte köklü bir dönüşüm sürecine giren hikayesinde, Kovid-19 salgını küresel tedarik zincirlerinin büyülü yapısına da sekte vurmuştur. Salgın ile küresel tedarik zincirlerine duyulan güven kökünden sarsılmış ve söz konusu süreçler bu sefer de başka bir yöne doğru değişim ve dönüşüm geçirmeye başlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu değişim unsurlarından belki de en önemlisi, kendisine duyulan güvenin temelinden sarsıldığı küresel tedarik zincirlerinin yerini giderek daha da yerelleşen zincirlerin alması olmuştur. Kovid-19 salgını, tedarik zincirlerinde stratejik değişikliklerin hızlanmasına ve alternatif tedarik kaynaklarının araştırılmasına neden olmuştur. Birçok şirket, tedarik zincirlerini krizlere karşı daha dirençli hale getirmek için daha esnek ve yerel tedarik zinciri modellerine geçiş yapmıştır. Aynı zamanda, dijitalleşme ve otomasyonun hızlandırılması, tedarik zincirlerinin daha hızlı uyum sağlamasına olanak tanımıştır. Çok kullanılan haliyle ‘yeni normal’ dönemde ülkeler ve firmalar tedarik zincirlerini hızlı bir şekilde gözden geçirerek daha yerelleştirilmiş tedarik zinciri modellerine yönelmiştir. Salgın, tedarik zincirlerinin zayıflıklarını ve kırılganlıklarını net bir şekilde göstermiş ve küresel ekonominin dönüşüm sürecinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, Kovid-19 salgını, küresel tedarik zincirlerinin tek bir kaynağa ya da bölgeye bağımlılığının yarattığı riskleri açıkça ortaya koymuştur. Ülkeler ve firmalar, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve farklı bölgelerde üretim yapılarak riskin dağıtılması konusunda daha duyarlı hale gelmişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ek olarak, daha önce hayali bile kurulamayan kapatmaların üretim ve tedarik süreçlerinde ne denli büyük sorunlara sebep olabileceği de tecrübeyle sabit hale gelmiştir. Salgın döneminde, lojistik ve ulaşım alanında yaşanan zorluklar tedarik zincirlerinin zayıflıklarını ortaya çıkarmıştır. Sınır kapanmaları, lojistik ağlardaki aksamalar, artan taşıma maliyetleri ve ulaşım zorlukları, tedarik zincirlerinin kırılganlığını artırmış ve firmaları alternatif tedarik modelleri üzerine düşünmeye yöneltmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Salgın döneminde talebin durma noktasına gelmesi, kademeli normalleşme dönemiyle birlikte ise talepte yaşanan patlama (boom) etkisi, daha önceleri gereken önemin verilmediği stok yönetimi ve talep analizi konularına olan önemin de artmasına vesile olmuştur. Salgın sırası ve sonrasındaki dönemlerde yaşanan ani talep değişiklikleri ve stok sıkıntıları, tedarik zincirlerinin esnekliğini sınırlamış ve bu durum firmaların stok yönetimi ve talep tahmini süreçlerini gözden geçirmelerine neden olmuştur. Bununla birlikte salgın dijital dönüşümün hızlanması ve tedarik zincirlerinin daha esnek ve adapte edilebilir hale getirilmesi gerekliliğini göstermiştir. Daha fazla dijitalleşme ve veri analitiği ile birlikte tedarik zincirlerinin risk analizi ve yönetimini daha başarılı gerçekleştiren, krizlere ilişkin esnekliğin ve adaptasyonunun yükseldiği bir yapıya bürünmesi önem arz etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hoyweghen vd. (2021), De Marchi ve Alford (2022), Gereffi vd. (2022), Awan vd. (2022) ve Feyaerts vd. (2019) küresel tedarik zincirlerine olan yerel entegrasyonun farklı coğrafyalardaki örneklerini değerlendirirken yerel tedarik zincirlerindeki rekabetçiliğin artmasıyla birlikte pozitif yayılma etkisiyle birlikte yatırım, teknik altyapı, kurumsal gelişmişlik gibi unsurlarda da tedarik zincirlerindeki dönüşüm ile beraber gelen gelişimin etkilerinin görülebileceğini ifade etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kökeni binlerce yıla dayanan tedarik zincirleri kavramının gelişiminde Kovid-19 salgınının da yeri bir hayli büyüktür. Kovid-19 salgını, tedarik zincirlerinin dönüşüm sürecinde zayıf noktalarını ve kırılganlıklarını net bir şekilde göstermiştir. Bu süreç, tedarik zinciri yönetiminin daha esnek, çevik ve krizlere daha dirençli bir yapıya evrilmesi için firmaları ve ülkeleri yeni stratejiler geliştirmeye ve değişime yönlendirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>YENİ NORMAL TEDARİK ZİNCİRLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlığın Kovid-19 salgınından çıkardığı birçok dersten birisi de önceki dönemlerde kendisine mucizevi bir rol biçilen küresel tedarik zincirlerinin aslında krizlere hazırlıksızlığının ve kırılganlığının gözler önüne serilmesi ve bunun yerine yerelleştirilmiş tedarik zincirlerinin alması olmuştur. Yerel tedarik zincirleri, sürdürülebilirlik, hızlı teslimat süreleri ve krizlere karşı daha dirençli olma gibi bir dizi avantaj sunmaktadır. Bu tedarik zincirleri, bölgesel ekonomilere katkıda bulunurken, yerel üreticilere destek olmaktadır. Ayrıca, karbon ayak izini azaltma ve çevresel sürdürülebilirlik açısından da önemli bir rol oynayarak insanlığın iklim değişikliğiyle mücadelesine katkı sunmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada şunun altını çizmek gerekir ki; tıpkı salgın öncesi dönemde olduğu gibi bir kavrama tam bağımlılık, krizlere dayanıksızlığı ve kırılganlığı da beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda, yeni normal olarak adlandırabileceğimiz salgın sonrasındaki dönemde, edinilen tecrübelerden de hareketle tedarik zincirlerinin küresel ve yerel vizyonu arasında da optimum bir denge sağlanması büyük önemi haizdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yerel ve küresel tedarik zincirleri arasında denge kurmak, işletmelerin krizlere karşı daha dirençli olmalarını sağlamanın yanı sıra, küresel pazarda rekabet avantajı elde etmelerine olanak tanır. Bu denge, tedarik zincirlerinin maliyet etkinliğini korurken, yerel topluluklara ve çevreye de katkıda bulunmayı hedeflemelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kovid-19 salgını, küresel tedarik zincirlerinde derin ve köklü bir dönüşüm sürecini tetiklemiştir. Bu süreçte, pek çok firma ve ülke, stratejik vizyonlarını ve adımlarını gözden geçirmiş ve tedarik zinciri kavramının yeniden şekillenmesine odaklanmıştır. Yeni normalde, tedarik zincirlerinin daha esnek, daha sürdürülebilir ve daha dirençli olması hedeflenmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, günümüz teknolojilerine en iyi şekilde ayak uyduran ülkelerin ve firmaların tedarik zincirlerini şekillendirmede daha fazla dijitalleşme ve akıllı sistemlere odaklandığı gözlemlenmektedir. Bu noktada, büyük veri analitiği, yapay zeka ve otomasyon gibi teknolojik yenilikler, tedarik zincirlerinin daha etkin ve verimli yönetilmesine olanak sağlarken süreçlerin daha çevik ve esnek olmasına da vesile olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Risk yönetiminin en temel unsurlarından birisi olan riskin dağıtılması hususu da küresel ticarette ve tedarik zincirlerinin dönüşümünde ülke ve firmaların yerelleştirme ve çeşitlendirme stratejileri vesilesiyle karşımıza çıkmaktadır. Ülkelerin ve firmaların yürüttüğü üretim ve tedarik kaynaklarının farklı bölgelere dağıtılması stratejisi, riskin dağıtılması ve tedarik zincirlerinin daha dirençli hale getirilmesine yardımcı olmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>YENİ DÖNEMİN BİR OLMAZSA OLMAZI DAHA: YEŞİL VE SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeni normal dönemde tedarik zincirlerinin yerelleştirilmesi ve riskin dağıtılması kadar söz konusu zincirlerin sürdürülebilirlik vizyonuyla çevre dostu hale dönüşmesi de büyük öneme sahiptir. İklim değişikliği ve çevresel sınamaların etkilerinin artmasıyla, şirketler ve kuruluşlar tedarik zincirlerini çevre dostu ve sürdürülebilir hale getirme konusunda ciddi adımlar atmaya başlamışlardır. Bu dönüşüm, çevresel etkileri azaltmakla kalmayıp, aynı zamanda işletmelerin maliyetleri üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tedarik zincirlerinin yeşil ve sürdürülebilir hale dönüşmesinde birkaç anahtar faktör bulunmaktadır. Bunlar arasında;</p>



<ul class="wp-block-list">
<li><strong><u>Sürdürülebilir Malzeme Seçimi</u></strong><strong>:</strong> Tedarik zincirlerinin sürdürülebilir hale gelmesi için malzeme seçimi oldukça kritiktir. Doğal kaynakları koruyan, geri dönüştürülebilir veya yenilenebilir malzemelerin kullanımı, çevresel etkiyi azaltmak için önemli bir adımdır.</li>



<li><strong><u>Düşük Karbon Ayak İzi Taşımacılık</u></strong><strong>:</strong> Taşımacılık, tedarik zincirlerindeki en önemli unsurlardan biridir. Düşük karbon ayak izine sahip taşımacılık yöntemlerinin tercih edilmesi, sera gazı emisyonlarını azaltarak çevresel etkileri minimize etmeye yardımcı olabilir.</li>



<li><strong><u>Yeşil Enerji Kullanımı</u></strong><strong>:</strong> Üretim tesislerinde ve lojistik ağlarında yeşil enerji kullanımı, tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği açısından kritik bir öneme sahiptir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş, çevresel etkilerin azaltılmasına ve enerji maliyetlerinin düşürülmesine yardımcı olabilir.</li>



<li><strong><u>Atık Yönetimi ve Döngüsel Ekonomi Uygulamaları</u></strong><strong>:</strong> Atıkların azaltılması, geri dönüşümün teşvik edilmesi ve döngüsel ekonomi uygulamalarının benimsenmesi, tedarik zincirlerinin yeşil ve sürdürülebilir bir hale gelmesine katkı sağlayabilir.</li>



<li><strong><u>Tedarik Zinciri Şeffaflığı ve İzlenebilirlik</u></strong><strong>: </strong>Tedarik zincirlerinin sürdürülebilir hale getirilmesi için şeffaflık ve izlenebilirlik kritik öneme sahiptir. Hammaddelerin kaynağının izlenmesi, çevresel ve sosyal standartlara uygunluğun sağlanması, tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği için önemli bir adımdır.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Bu faktörlerin dikkate alınması, şirketlerin sürdürülebilir bir tedarik zinciri yönetimine geçiş yapmasına ve iklim değişikliğiyle mücadelede aktif rol almasına yardımcı olabilir. Bu adımlar hem çevresel sürdürülebilirliği sağlamak hem de şirketlerin uzun vadeli büyüme ve başarılarını desteklemek için önemlidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TÜRKİYE&#8217;NİN TEDARİK ZİNCİRİ DÖNÜŞÜMÜNDEKİ ROLÜ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye, jeostratejik konumu, gelişmiş lojistik altyapısı ve üretim potansiyeliyle küresel tedarik zincirlerinde kritik bir role sahiptir. Ülkemizin dijital dönüşüm, teknoloji yatırımları ve eğitim konusundaki atılımları, küresel tedarik zincirlerinde rekabet avantajı elde etmesine yardımcı olmaktadır. Ayrıca, sürdürülebilirlik ve çevresel koruma konusundaki stratejik adımlar, Türkiye&#8217;nin uluslararası alanda liderlik rolü üstlenmesine katkıda bulunacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kovid-19 salgını sonrasında, Türkiye tedarik zinciri dönüşümünde kritik bir rol oynamaya adaydır. Türkiye&#8217;nin stratejik coğrafi konumu, gelişmiş lojistik altyapısı, genç ve dinamik nüfusu, çeşitlendirilebilir üretim kapasitesi ve güçlü sanayi altyapısı, tedarik zinciri yönetiminde öne çıkmasını sağlayan önemli faktörlerdir. Öyle ki, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda en kapsayıcı ve kararlı politika metinlerinin başında gelen Avrupa Yeşil Mutabakatınca da Avrupa Birliği’nin daha yerel tedarik merkezleriyle iş birliği yapmasının altı çizilmektedir. Bu noktada, hem geçmişe dayanan güçlü ticaret bağları hem de coğrafi konumu sebebiyle Türkiye’nin Avrupa kıtası için yeni dönemin üretim ve tedarik merkezi olma potansiyeli bulunmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, Türkiye&#8217;nin sahip olduğu güç ve potansiyel, yeni tedarik zinciri yaklaşımları ve beklentiler ışığında önümüzdeki dönemde şu noktalara odaklanabilir:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li><strong><u>Lojistik ve Ulaşım Altyapısının Geliştirilmesi</u></strong><strong>:</strong> Türkiye&#8217;nin gelişmiş lojistik ve ulaşım altyapısı, bölgesel ve küresel tedarik zincirlerinde önemli bir rol oynamaktadır. Önümüzdeki dönemde, lojistik altyapının daha da geliştirilmesi ve modernize edilmesi, Türkiye&#8217;nin tedarik zinciri yönetimindeki rolünü daha da güçlendirecektir. Dünya Bankası’nın hazırladığı Lojistik Performans Endeksi’nin 2023 Raporu sonuçlarına göre Türkiye 2018 yılına kıyasla 9 sıra yükselerek 38. sırada yer almış; endeksi oluşturan alt kırılımlar bazında ise 26 ila 47. sıralar arasında kendisine yer bulmuştur. 2023 Raporu’nda Türkiye’nin 9 sıra yükselmesinin belirleyicileri arasında uluslararası sevkiyatlar ve zamanlılık konularındaki başarısı dikkat çekmektedir. Öte yandan ülkelerin lojistik performansları ile rekabetçilik arasındaki pozitif yönlü doğrusal ilişki de giderek daha çetin bir hale gelen küresel ticarette ülkelerin neden lojistik altyapılarını geliştirmeyi amaçlaması gerektiğinin de bir göstergesidir (Duman, 2023).&nbsp;</li>



<li><strong><u>Yerelleştirme ve Üretim Çeşitliliğinin Artırılması</u></strong><strong>:</strong> Türkiye, üretim çeşitliliği ve esneklik açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Önümüzdeki dönemde, üretimde çeşitliliğin artırılması ve yerelleştirme stratejilerinin benimsenmesi, Türkiye&#8217;nin tedarik zinciri yönetimindeki rolünü güçlendirecek ve krizlere karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.</li>



<li><strong><u>Teknolojik İnovasyon ve Dijital Dönüşüm</u></strong><strong>: </strong>Türkiye&#8217;nin teknolojik inovasyon ve dijital dönüşüm alanındaki potansiyeli, tedarik zinciri yönetiminde önemli bir avantaj sağlamaktadır. Önümüzdeki dönemde, dijital tedarik zinciri yönetimi ve akıllı lojistik sistemleri gibi teknolojik yeniliklerin benimsenmesi, Türkiye&#8217;nin tedarik zinciri alanında rekabet gücünü artıracaktır. Türkiye’nin AR-GE harcamalarının milli gelire oranına bakıldığında son 20 yılda %0,53’ten %1,4 seviyesine çıkmasıyla birlikte özellikle ihracatın temelini oluşturan imalat sanayiinde teknolojik kompozisyonun iyileşmesi mümkün hale gelmiştir (TÜİK, 2023). Bununla birlikte Orta Vadeli Program 2024-2026 Belgesi’nde de sanayide ve stratejik sektörlerde AR-GE kapasitesinin, yenilikçilik ve tasarım alanlarının artırılarak üretimde ve ihracatta teknolojik dönüşümün hızlanmasına yönelik politikaların hayata geçirileceği ifade edilmektedir (SBB, 2023).</li>



<li><strong><u>Sürdürülebilirlik ve Yeşil Tedarik Zinciri Modelleri</u></strong><strong>:</strong> Türkiye&#8217;nin sürdürülebilirlik ve çevre dostu üretim konusundaki potansiyeli, tedarik zinciri yönetiminde önemli bir fırsat sunmaktadır. Önümüzdeki dönemde, sürdürülebilir üretim modellerinin benimsenmesi ve yeşil tedarik zinciri stratejilerinin uygulanması, Türkiye&#8217;nin çevresel etkiyi azaltan ve sürdürülebilir tedarik zinciri modelleri oluşturmasını sağlayacaktır.</li>



<li><strong><u>Stratejik İş Birlikleri ve Pazar Erişimi</u></strong><strong>:</strong> Türkiye&#8217;nin küresel ticaret ağlarına entegre olması ve uluslararası iş birliklerini güçlendirmesi, tedarik zinciri yönetimindeki rolünü daha da güçlendirecektir. Önümüzdeki dönemde, Türkiye&#8217;nin uluslararası pazarlara erişimi ve küresel iş birliklerini artırması, tedarik zinciri yönetimindeki etkinliğini ve rekabet gücünü artıracaktır. Türkiye’nin küresel ihracattan aldığı pay 2002 yılında %0,55 seviyesinde iken bu oran 2023 yılı itibarıyla %1,04 seviyesine yükselmiştir. Küresel pazarlarla entegrasyonunu güçlendiren ihracatımız aynı zamanda teknolojik dönüşümünü de hızlandırarak ihracatın katma değerinde de yükseliş sağlamıştır. Önümüzdeki dönem için Orta Vadeli Program 2024-2026 Belgesi’nde de ifade edildiği gibi mal ve hizmet ihracatının küresel gelişmelere uyumlu olarak artırılmasına yönelik politikaların izlenmesi, öncelikli sektörler ve pazarlar başta olmak üzere katma değeri yüksek sektörlere yönelik yatırımların desteklenmesi, dış ticarette güvenli ve hızlı ticaret işlemlerinin gelişimiyle birlikte ikili veya çoklu stratejik iş birliklerinin geliştirilmesi Türkiye’nin tedarik zinciri yönetimindeki yerini ve rolünü daha da güçlendirecektir.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye&#8217;nin yeni tedarik zinciri yaklaşımı, sahip olduğu güçlü altyapı, üretim kapasitesi, teknolojik potansiyel ve coğrafi konumuyla önümüzdeki dönemde küresel tedarik zincirlerinde önemli bir aktör olmasını sağlayacaktır. Türkiye&#8217;nin bu alanlardaki potansiyelini daha da geliştirmesi, tedarik zinciri yönetimindeki etkinliğini ve rekabet gücünü artıracaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tedarik zincirlerinin tarihsel evrimi, antik çağlardan günümüze kadar sürekli değişen ve dönüşen bir süreç olmuştur. Coğrafi keşifler, Sanayi Devrimi ve teknolojik ilerlemelerin hızıyla birlikte, tedarik zincirleri köklü bir dönüşüm yaşamış ve bu süreçte kritik öneme sahip olmuştur. Bugün ise, ikiz dönüşüm olarak adlandırılan yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm kavramları, tedarik zincirlerinin geleceğini şekillendirecek belirleyici unsurlar haline gelmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ikiz dönüşüm gerçeği altında, tedarik zincirlerinin önümüzdeki dönemde karşılaşabileceği noktaları belirlemek kritik bir adım haline gelmektedir. Dijitalleşme, veri analitiği ve yapay zekâ gibi teknolojik gelişmeler, tedarik zincirlerinin daha verimli, esnek ve hızlı olmasını sağlayacaktır. Yeşil dönüşüm ise, çevresel sürdürülebilirliği sağlayarak doğal kaynakların korunmasına ve karbon ayak izinin azaltılmasına katkı sağlayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünya ajandasında tedarik zincirlerinin bu dönüşümünü sağlamak için öncelikli olarak aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li><strong><u>Kapsayıcı İş Birliği ve Ortaklık</u></strong><strong>:</strong> Uluslararası platformlarda iş birliği ve ortaklık kurularak, küresel tedarik zinciri ağlarının sürdürülebilir ve etkili bir şekilde yönetilmesi sağlanmalıdır.</li>



<li><strong><u>Teknolojik Altyapının Güçlendirilmesi</u></strong><strong>:</strong> Dijitalleşme ve yapay zekâ gibi teknolojik altyapıların geliştirilmesi, tedarik zincirlerinin daha verimli ve hızlı işlemesini sağlayacaktır.</li>



<li><strong><u>Sürdürülebilirlik Standartlarının Belirlenmesi</u></strong><strong>:</strong> Uluslararası çapta sürdürülebilirlik standartlarının belirlenmesi ve bu standartlara uyumun teşvik edilmesi, çevresel etkilerin azaltılmasına yardımcı olacaktır.</li>



<li><strong><u>Eğitim ve Farkındalık Oluşturma</u></strong><strong>:</strong> Sürdürülebilir tedarik zinciri yönetimi konusunda eğitim programları ve farkındalık kampanyaları yoluyla toplumun bilinçlendirilmesi ve bilinç düzeyinin artırılması gerekmektedir.</li>



<li><strong><u>Yenilikçi Politikaların Teşviki</u></strong><strong>: </strong>Hükümetlerin, sürdürülebilirlik üzerine odaklanan teşvik ve politikalarla şirketleri yeşil dönüşüme teşvik etmesi ve desteklemesi gerekmektedir.</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Tedarik zincirleri ticaretin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte farklı coğrafyaların bir araya gelebildiği, söz konusu coğrafyaların üretim kapasiteleri doğrultusunda hammadde temini ile nihai ürün üretimi arasındaki sürecin ticaret yollarıyla gerçekleştirildiği bir yapıdan zaman içerisinde karmaşık, çok taraflı ve entegre bir şekle evrilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Antras ve Chor (2022) yakın dönemde giderek daha karmaşıklaşan üretim ve tedarik süreçlerinden hareketle tedarik zincirlerinin küresel büyüme ve kalkınmaya sunabileceği katkıları ampirik çalışmalarla ortaya koymuştur. Öte yandan, Kovid-19 salgınıyla birlikte dünyada ezberlerin bozulması, önceleri bir mucize gibi aksettirilen küresel tedarik zincirlerine olan güveni sarsmış; bunun yerine firmalar ve ülkeler daha yerel ve erişilebilir bir tedarik yönetimine doğru yol almaya başlamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye, stratejik coğrafi konumu ve dinamik iş gücüyle tedarik zinciri yönetimi sürecinin dönüşümünde önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye&#8217;nin, yenilikçi politikalarla ve uluslararası iş birlikleriyle sürdürülebilir ve yeşil bir tedarik zinciri ağı oluşturmak için çaba göstermesi ve bu alanda liderlik rolü üstlenmesi kritik bir öneme sahiptir. Ayrıca, sürdürülebilirlik bilincinin toplumda artırılması ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi yoluyla Türkiye&#8217;nin üzerine düşen ödevleri yerine getirmesi, tedarik zincirlerinin geleceği için kritik bir faktör olacaktır. Bu kapsamlı dönüşüm sürecinde, Türkiye&#8217;nin sürdürülebilir tedarik zinciri yönetimi alanında liderlik rolünü üstlenmesi ve yenilikçi çözümler sunması hem ulusal ekonomisine hem de tedarik zinciri ağlarına olumlu katkılar sağlayacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Antras, P. ve Chor D. (2022). Global Value Chains, Handbook of International Economics, Volume 5, 297-376.</li>



<li>Awan, U. Sroufe, R., Bozan, K. (2022). Designing Value Chains for Industry 4.0 and a Circular Economy: A Review of the Literature, Sustainability, 14 (12), 7084.</li>



<li>De Marchi, V. ve Alford M. (2022). State policies and upgrading in global value chains: A systematic literature review, Journal of International Business Policy, 5, 888 – 111.</li>



<li>Duman, M. C. (2023). Ekonomilerin Yaşam Kaynakları, Ticari Hayat Gazetesi, (Erişim: <a href="https://www.ticarihayat.com/ekonomilerin-yasam-kaynaklari">https://www.ticarihayat.com/ekonomilerin-yasam-kaynaklari</a>, Erişim Tarihi: 1 Kasım 2023).</li>



<li>Feyaerts, H. Van den Broeck, G. Maertens, M. (2019). Global and local food value chains in Africa: A review, Agricultural Economics, 51 (1), 143-157.</li>



<li>Gereffi, G., Pananond, P., Pedersen, T. (2022) Resilience Decoded: The Role of Firms, Global Value Chains, and the State in COVID-19 Medical Supplies, California Management Review, 64 (2).</li>



<li>Hoywehghen, K. V., Fabry, A., Feyaerts, H., Wade, I. Maertens, M. (2021). Resilience of global and local value chains to the Covid-19 pandemic: Survey evidence from vegetable value chains in Senegal, Agricultural Economics, Volume 52 (3), 423-440.</li>



<li>T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (2023). Orta Vadeli Program 2024-2026, (Erişim: <a href="https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/09/Orta-Vadeli-Program_2024-2026.pdf">https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/09/Orta-Vadeli-Program_2024-2026.pdf</a>, Erişim Tarihi: 1 Kasım 2023).</li>



<li>TÜİK (2023). Araştırma-Geliştirme Faaliyetleri Araştırması 2021, (Erişim: <a href="https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Arastirma-Gelistirme-Faaliyetleri-Arastirmasi-2021-45501">https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Arastirma-Gelistirme-Faaliyetleri-Arastirmasi-2021-45501</a>, Erişim Tarihi: 1 Kasım 2023).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
